Meshin farzı, mestin ön kısmından üç serçe parmağı kadar bir yeri ıslatmaktır. Sünnet üzere yapılan mesh ise, ıslatılan el parmaklarını açarak, ayağın ucundan itibaren mestin koncuna doğru çekmektir.
Erkek ve kadın müslümanlar için, mestler üzerine meshetmek câizdir.
Bunun için şu şartlar gereklidir:
Ayrıca, abdesti bozan her şey meshi de bozar. Bu sebeple, mestin müddeti henüz bitmemişse yeniden alınacak abdestte mestlere yeniden mesh yapılır.
Bir uzvun çıkması, kırılması veya yaralanması halinde üzerine sargı yahut alçı sarılsa, o uzvu yıkamak mahzurlu ise sargının çoğu üzerine meshedilir. Eğer mesh de zarar verecek olursa, mesh de yapılmaz.
Sargının mest gibi bir zamanı yoktur. Özür devam ettikçe meshedilmeye devam edilir. Abdestli olarak sarılması şart değildir. Meshedildikten sonra sargı açılsa veya düşse, yahut mevcut sargı üzerine ikinci bir sargı bağlansa, meshi yenilemek icap etmez.
Toplam Okunma 3409 Bugün Okunma 3
Teyemmüm, Abdest almak veya gusletmek için suyun bulunmaması veya kullanılamaması hâlinde, hangi maksatla teyemmüm edeceğine niyet edip ellerini toprak cinsinden bir şeye iki defa vurarak, birincide yüzünü, ikincide dirseklerine kadar ellerini meshetmektir.
Teyemmümün farzı ikidir:
Bir müslüman gusletmek, yahut abdest almak için su bulamazsa veya bulduğu suyu kullanmasına hastalığının şiddetlenmesi, düşman tehlikesi vesâire gibi ciddî bir mâni mevcutsa, niyet ederek toprak cinsinden bir şeyle teyemmüm eder.
Şöyle ki; Niyet edip Eûzü -Besmele çekerek bir defa ellerini toprak veya toprak cinsinden bir şeye vurup ileri-geri sürter. Onunla yüzünü mesheder. İkinci defa ellerini aynı şekilde vurup, ileri – geri sürter. Evvelâ sağ, sonra sol kolunu mesheder.
Teyemmüm alırken parmaktaki yüzüğün çıkartılması yüzüğün yerinin de meshedilmesi ve parmak aralarının hilâllenmesi zarûrîdir.
Toplam Okunma 1467 Bugün Okunma 0

Atlı kültürün kılıçlı çocukları doğa ile iç içeydi Kuşlara bile ev yapan millet
Rıza Zelyut
“Atlı kültürün kılıçlı çocukları” atalarımız, derin bir doğa sevgisi ile doluymuş. Otağının üzerine yuva yapan güvercinler için çadırını bırakıp savaşa giden, miraslarından bir bölümünü sokaktaki hayvanlara bırakan, sadaka niyetine kuş azat edenler de onlar. Bugünkü halimizse, geçmişimizle kıyaslanamaz…
İnsan olarak bundan 150 sene öncesine göre ne durumdayız? Cevap çok acı: Maalesef bugün millet olarak atalarımızın çok gerisindeyiz. Çünkü doğanın sade bir üyesi olmaktan çıkıp, yırtıcı birer canavara dönüştük. Bu halimizle de atalarımızdan çok geriye düştük. Bizim atalarımız öyle bir doğa sevgisi ile doluydu ki ağaçta, kuşta, suda, kayalarda bile kutsallık görür; onları kutsar; onlarla bir arada yaşamaktan derin mutluluk duyardı. Bu yüzden kuşlar için bile evler yaparlardı. “Serçe saray, kuş köşkü, kuş evi” gibi adlar verilen bu evler; özenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuşçasına yapılırdı. Camilerde, mezar yapılarında, köşklerde özenle yapılmış; havalandırması bile düşünülmüş bu minyatür yapılar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyaç sahibi olanın ihtiyacını gidermek, çaresizlere el uzatmak Türk milletinin en asli ibadeti olarak öne çıkmıştı. Öbür dünyada iyi bir yer edinmek için namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerden çok, eli cebe atarak hayır kurumu oluşturmak daha önemli görünüyordu. Bugünkü ibadet anlayışımız bile 500 sene öncekinden çok daha geriye gitmiş bulunmaktadır.
YILANA BİLE DOKUNMA
Sanat tarihçisi Malik Aksel bakın daha yakın zamanlara kadar atalarımızın yaşadığı evleri nasıl anlatıyor: “Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yaşarlardı. Kediler davetsiz misafirlerdi. Köpekler hakkında hadis olduğu için eve sokulmazdı. Fakat sokakta bunlara ekmek doğranır, hatta adaklar dahi adanırdı. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu köşelerini doldururlardı. Temel yılanına dokunulmaz, görüldüğü zaman “Şahmelek veya Şahmaran başı için bana dokunma” denir. İyi, kötü her türlü hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gösterilir, ayrı ayrı konuklanırdı. Ağaçların tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardı. Çatı aralarında kırlangıçlar, boş tavanlarda örümcekler! Şayet örümcekler alınacak olursa öğleden evvel alınmalarına dikkat edilir, öğleden sonra başka yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kuş yuvalarına el değdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanın günahı büyüktü. Leylek uğurludur. Sıcak memleketlerden geldiği için kendisine hacılık kondurulmuştur. Kumru ve güvercinler kafeste beslenemezler yahut bunları kafeste beslemek günah sayılırdı. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi ötücü kuşlar böyle değil. Papağan, dudu kuşu, muhabbet kuşu ise kibar ev ve konakların kuşlarıydı.”
İŞTE ECDADIN TÜM DÜNYAYI KENDİSİNE HAYRAN BIRAKAN DOĞA SEVGİSİNE EN GÜZEL ÖRNEKLERDEN BİRİ. TARİHİ KUŞ EVLERİ…
YABANCILAR ÖVGÜYLE ANLATIYOR
Atalarımızın hayvanlara karşı gösterdiği sevgi ve ilgiyi Avrupalı gezginler hayret ve hayranlıkla anlatmışlardır. İşte onlardan bir demet:
Önce 1555′te İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bölüm: “Bizim mahallenin civarında bir yerde gür yapraklı dallarını etrafa yaymış büyük bir çınar ağacı var. Bazen, kuşçular, yanlarında birçok küçük kuş olduğu halde bu çınarın alına gelip oturuyorlar. Gelip geçenler de onlara para vererek kuşları alıyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuşlar çoğunlukla çınarın yaprakları arasına konarak kanatlarını çırpıyor, sevinçle cıvıldaşıyorlar, adeta esaretten kurtulmalarının heyecanını yaşıyorlar. Onları serbest bırakmış olan Türkler de bu manzarayı görerek aralarında şöyle konuşuyorlar: “Bak nasıl seviniyor, minnetlerini nasıl dile getiriyorlar”. Cıvıltıları kırları dolduran küçük kuşları öldürmek şöyle dursun, onları hürriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kısım Türkler asla razı olmazlar.
…
Diyebilirim ki Türk atları kadar insana yakın bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakıcılarını hemen tanırlar. Türkler atları terbiye ederken onlara çok şefkatli davranırlar. Köylüler tayları incitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar, evlerinin içine kadar sokuyorlar, yemek sofralarına bile alıyorlar, seviyorlar, okşuyorlardı. Tayları adeta çocuklarıyla bir tutuyorlardı. Kötü nazarlardan onları korumak düşüncesiyle boyunlarına gerdanlık gibi bir muska takarlar. Zira Türkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onları hep okşayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanırlar. Mecbur olmadıkça sopa veya kırbaçla vurmazlar.”
SOKAK HAYVANLARINA MİRAS BIRAKANLAR
1655-1656′da Türkiye’ye gelen Fransız Jean Thevenot da aynı görüşleri dile getirmektedir: “Türklerin iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre bu kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda olanların iyiliklerine şahitlik edecekledir. Bir hayvanın acı çekmesinden ıstırap duyarlar, tavuklarını kesmek istedikleri zaman onlara fazla ıstırap vermemek için başlarını bir darbede keserler; eğer onların, Fransızların yaptıkları şekilde öldürüldüklerini görselerdi yapana birkaç sopa atmaktan kendilerini alamazlardı.
…Ölen bazı kimseler mallarını haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere bırakırlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatle ve dindar bir şekilde bunu yapan fırıncı ya da kasaplara paralarını bırakırlar ve her gün yanında et taşıyan insanların köpek ya da kedileri çağırarak bu hayvanları çevresine toplayıp onlara parçalar halinde bunları atması hoş bir şeydir.”
MÜBAREK GÜVERCİN HACI LEYLEK
18. yüzyıl Türkiye’sini ayrıntılarla veren Leydi Montague güvercinlerle leylekleri anlatırken diyor ki: “Burada masumiyetlerinden dolayı güvercinlere dindarca bir hürmet besliyorlar. Bu yüzden adetleri gün geçtikçe artıyor. Leyleklere de aynı saygı gösteriliyor. Çünkü bunların her kış Mekke’yi ziyarete gittiklerine inanıyorlar. Velhasıl bunlar Türk İmparatorluğu’nun en bahtiyar tebaası. Zaten onlar da imtiyazlarını fark ettikler için sokakta rahatça dolaşıyor, evlerin üst katlarına yuva yapıyorlar. Evlerine yuva yapılan halk kendilerini şanslı sayıyorlar. Bütün sene ne yangına ne de vebaya uğramayacaklarına inanıyorlar. Odamın penceresinde bu uğurlu yuvalardan bir tane bulunduğu için ben de bahtiyarım.”
TAHTA KUŞ EVCİKLERİ
19. Yüzyıl yazarlarından Gerard de Nerval’den şu not da ilginç: “Tekkenin bahçesine girdiğimizde iş gören dervişlerin akşam yemeğini verdikleri bu hayvanlardan pek çoğunu gördük. Bunun için çok eski ve çok sayıda vakıflar var. Akasya ve çınar ağaçları dikilmiş olan bahçenin duvarında, konsollar gibi belli bir yüksekliğe asılmış, boyalı, oymalı küçük tahta evcikler vardı. Bunlar, kuşlar için yapılmış evciklerdi ve serbestçe uçuşan kuşlar gelip bu barınaklara sahip çıkıyorlardı.”
İstanbul kanatlar altında
19. yüzyılın yazar ve gezgini Edmondo de Amicis İstanbul’un kuşlarını şöyle anlatıyor: “Türklerin çok sevip korudukları her cinsten sayısız kuş yüzünden İstanbul’un kendine mahsus bir neşesi ve zarafeti vardır. Camiler, korular, eski surlar, bahçeler, saraylar, her şey şarkı söyler, dem çeker, cıvıldar, öter, şakır; her tarafta kanatların teması hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardır. Serçeler evlere cesaretle girip çocuklarla kadınların ellerinden yem yer; kırlangıçlar yuvalarını kahve kapılarının üstüne, çarşı kubbelerinin altına yapar, sultanların veya şahısların hayratlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü kubbelerin saçakları boyunca ve şerefelerin etrafında beyazlı siyahlı halkalar meydana getirir; martılar sevinçle uçuşur, binlerce kumru mezarlık servilerinin arasında sevişir; Yedikule’de kargalar öter, akbabalar daire çizerek uçar; deniz kırlangıçları uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasında gidip gelir ve leylekler ıssız türbelerin üzerinde lak lak eder. Türkler için bu kuşların her birinin güzel bir manası veya hayırlı bir tesisi vardır. Kumrular sevdaları korur, kırlangıçlar yuva yaptıkları evleri yangından muhafaza eder, leylekler her kış Mekke’ye hacca gider, deniz kırlangıçları müminlerin ruhlarını cennete götürür. Böylece minnet hissiyle ve dindarlıkla Türkler kuşları himaye edip beslerler, kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’da, her yerde insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır, şehre köy neşesi dağıtan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle bir dokunup geçer.”
Doğayla uyum
Velâyetname’de anlatıldığı üzere; 1140′larda bir savaşa giderken Selçuklu Sultanı Sencer’in otağının üzerine güvercin yuva yapar. Sultan bunu görünce otağını orada bırakır ve başına da gözcüler diker. Ta ki yavrular çıkar, uçarlar; otağ öyle sökülüp götürülür. İşte bizim atalarımız bunlardı… Atlı kültürün kılıçlı temsilcileri; binlerce yıl Avrasya’ya egemen olmuşlarsa bunu kılıç gücünden değil doğa ile olan bu uyumlarından sağlamışlardır. Bugün onların torunu olan bizler ise hayvanları, böcekleri, bitkileri yok etmek için müthiş bir yarış içindeyiz. Atalarımızın çok çok gerisine düştüğümüzü acaba anlayabiliyormuyuz?
Üsküdar’da kedi hastanesi
Prusya’da genelkurmay başkanlığı da yapmış olan General Von Moltke ‘Türkiye Mektupları’nda şunları yazıyor: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt Camisi’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar; birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür, Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.”
Toplam Okunma 2551 Bugün Okunma 1
Oruç, ibâdet niyetiyle imsaktan güneş batıncaya kadar, yemekten, içmekten ve cinsî münâsebetten kendini men etmektir.
Oruç altı kısımdır:
Farz Oruç: Ramazan orucunun edâ ve kazâsı ve keffâret orucu.
Vâcip Oruç: Bozulan nâfile orucun kazâsı ve adak orucu.
Sünnet Oruç: Muharrem ayının 9′uncu günüyle beraber Âşûre günü yâni 10′ncu günü tutulan oruçtur.
Mendûp Oruç: Her aydan tutulan 3 gün oruç. O üç günün “eyyâm-ı biyz” yani Arabî ayın 13,14,15 inci günleri olması da mendûptur.
Nâfile Oruç: Şu zikrettiğimiz oruçlardan başka mekruh olmayan oruçlar nâfiledir.
Mekruh Oruç: Yalnız âşûre gününde (dokuzuncu veya onbirinci günü ile beraber olmadan) tutulan oruçtur. Ramazan bayramının birinci, kurban bayramının 1, 2, 3 ve 4′üncü günleri oruç tutmak tahrîmen mekruhtur.
Yukarıda sayılanlardan birini yapan kimse bozduğu orucu kazâ eder ve keffâret olarak da ara vermeden iki ay oruç tutar.
Toplam Okunma 616 Bugün Okunma 0
Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri bu gecenin, içinde Kur’ân-ı Azîmüş-şan’m nazil olduğu ve emr-i ilâhi ile, olacak şeylerin tayin olunup hükme bağlandığı mübarek bir gece olduğunu beyan buyurmaktadır. (Du-han: 3-4)
Şaban-ı Şerifin onbeşinci Berat gecesinde, o sene cereyan edecek bütün hâdiseler Levh-i mahfuz’dan dünyâ semâsına indirilip, vazifeli meleklere teslim ediliyor.
Şöyle ki; kâtip melekler bu geceden gelecek senenin aynı gecesine kadar olacak hâdiseleri birer birer defterlere yazarlar. Kimlerin zengin veya fakir, aziz veya zelil olacakları, başa gelecek ibtilâlar, rızık-lar, ölümler, doğumlar, hülâsa bütün işler ilm-i ilâhiden topluca meleklere yazdırılır ve hükme bağlanır. Kadir gecesinde ise vazifeli meleklere teslim edilir. Rızıkların dağıtımı ile ilgili defter Mikâil -aleyhisselâm- a, amellerle ilgili defter İsrafil -aleyhisselâm-a, zelzelelerle harplere ait olan nüsha Cebrail -aleyhisselâm-a, .musibetlere ve ecellere ait olan ise Azrail -aleyhisselâm-a tevdi olunur. Böylece her müvekkil melek vazifesini bilmiş oluyor. Bu mevzuda Ibn-i Abbas -radıyallahü anh- Hazretlerinden bir rivayette Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
«Hazret-i Allah Şaban ayının yarısı gecesinde, olacak şeylerin hükümlerini verir. Kadir gecesinde ise onları vazifeli meleklere teslim eder.» Kur’ân-ı Kerim de bu gecede Levh-i mahfuz’dan topluca dünyâ semâsına nazil olmuş, Kadir gecesinde ise âyet âyet yeryüzüne indirilmeye başlamıştır.
Bu kadar faziletleri topladığı için çok mübarek ve çok kıymetli bir gecedir. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz bu gecenin ulviyetini bize şöyle haber veriyorlar:
«Şaban ayının onüçüncü gecesi idi. Cebrail -aleyhisselâm- bana gelerek ‘Ya Muhammed* dedi ‘kalk teheccüd vaktidir, ümmetin hakkında muradının hâsıl olması için Allah’a dua etmenin zamanı geldi.
Peygamber Efendimiz kalktı ve o geceyi ibâdetle geçirdi. Tanyeri ağarırken Cebrail -aleyhisselâm- geldi ve dedi ki ‘Ya Muhammd! Haz-ret-i Allah ümmetinin üçte birini sana bağışlamıştır.’ Seyyid-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz ağladı ve ‘Yâ Cebrail! Kalan üçte ikisinin durumu ne oldu?’ diye sordu. O da ‘Bilmiyorum’ diye cevap verdi.
Şabanın ondördüncü gecesi yine geldi ve aynı şeyi söyledi. ‘Ya Muhammed kalk ve leheccüd namazı ile meşgul ol!’ Peygamber Efendimiz de sabaha kadar ibadetle meşgul oldu. Fecir vaktinde Cebrail -aleyhisselâm- yine geldi. ‘Hazret-i Allah ümmetinin üçte ikisini sana bağışlamıştır/ buyurdu. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz yine ağlayarak ‘Kalan üçte birinin durumunu’ sordu. O da ‘Bilmediğini’ söyledi. Nihayet Şaban-ı şerifin onbeşinci Berat gecesi Cebrail -aleyhisselâm- gelerek ‘Müjdeler olsun Yâ Muhammed! Şirk koşanların dışında Hazret-i Allah bütün ümmetini sana bağışlamıştır. Başını göğe kaldır, bak ne göreceksin.’ buyurdu.
Resûl-i Ekrem -sallailahü aleyhi ve sellem- Efendimiz başını kaldırınca gördü ki semâvâtın bütün kapıları açılmıştır. Dünya semasından arşa kadar sıralanan bütün melekler secdeye kapanmışlar, üm-met-i Muhammed’in,-sallallahü aleyhi ve sellem- günahlarının affedilmesi için dua ediyorlar. Gökyüzünün her kapısında bir melek durmaktadır. Birinci kapıda duran melek ‘Bu gece rükûya varanlara müjdeler olsun!’ diye sesleniyor. İkinci kapıda duran melek ‘Bu gece secde edenlere müjdeler olsun!’ diye sesleniyor. Üçüncü kapıda duran melek ‘Müjdeler olsun bu gece Hazret-i Allah’ı zikredenlere.’ diye sesleniyor. Dördüncü kapıda duran melek ‘Bu gece Rabb’isine dua ve niyazda bulunanlara müjdeler olsun!’ diye sesleniyor.
Beşinci kapıda duran melek ‘Bu gece haşyetullahtan ağlayanlara müjdeler olsun!’ diye sesleniyor.
Altıncı kapıda duran melek ‘Müjdeler olsun bu gece hayırlı amel işleyenlere!’ diye sesleniyor. Yedinci kapıda duran melek ‘Müjdeler olsun bu gece Kur’ân-ı Kerîm okuyanlara!’ diye sesleniyor ve nidasına devam ediyor: ‘Bir şey istiyen yok mu, dilediği verilsin? Dua eden yok mu, duası kabul edilsin? Tevbe eden yok mu, tevbesi kabul edilsin? Günahlarının affını dileyen yok mu, günahları bağışlansın?’
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -saUaUahü aleyhi ve sellem- Efendimiz sözlerine devamla buyuruyorlar ki: «Bu gece havanın kararmasından fecrin tuluûna kadar rahmet kapıları ümmetim üzerine açık kalır ve Hazret-i Allah ‘Kelp kabilesi’nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok kimseleri cehennemden azad eder.» (îbn-i Mâce)
Cenâb-ı Hakk’ın bütün günahkâr kullarını bu gece affettiği halde; şirk koşanlara, kavgacı kinci olup müslümanlar arasına nifak sokanlara, büyücülere, falcılara, devamlı içki içenlere, faiz yiyenlere, zina edenlere, ana-babasına asî olanlara bu gece rahmet nazan ile bak* mayacağı bir başka Hadîs-i Şerifte rivayet edilmiştir. Bir Hadîs-i Şerifte de şöyle buyruluyor:
«Şaban-ı şerif ayının yarısı gecesi olunca, onu İbadetle geçirin, gününde de oruç tutun. Zira Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri o gece güneşin batmasından itibaren dünya semâsına rahmetiyle tecelli edip, buyurur ki:
‘Yok mu benden mağfiret dileyen, onu affedeyim! Yok mu nzık isteyen, onu mıhlandırayım! Bir musibete uğrayan yok mu, onu kederden kurtarayım! Yok mu şunu isteyen, yok mu bunu isteyen!’
Bu ilâhi sesleniş sabaha kadar devam eder.» (Tirmizî)
Rahmet ve mağfiretin yaygın tecellisinden dolayı bu geceye «Ley-let-ül Berat» yani kurtuluş gecesi adi verilmiştir. «Gecesini ibadetle gündüzünüzü oruçla geçirin» buyrulduğuna göre, demek ki uyunacak bir gece olmadığı anlaşılıyor. Hadîs-i Şerifler gösteriyor ki, fazilet derecesi idrâkimizin üstünde olan mübarek gecelerin içinde bulunuyoruz.
Yapılan duaların da reddedilmeyeceğini Abdullah îbn-i Ömer -radıyallahü ânh- Hazretlerinden rivayet edilen bir Hadîs-i Şerifte Seyyid-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
«Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan dualar geri dönmez:
1. Receb’in ilk gecesi,
2. Şaban’ın yarısı gecesi,
3. Cuma geceleri,
4. Ramazan Bayramı gecesi,
5. Kurban Bayramı gecesi.»
Rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı, kaldırılan ellerin boş çevrilmeyeceği böyle mübarek bir geceye bizi erdiren Allah’ımıza hamd ü senalar olsun.
Cenâb-ı Hakk bu gecenin ulviyetini Hazret-i Isa -aleyhisselâm- a da haber vermişti.
Hikâye olunur ki Hazret-i İsa -aleyhisselâm- birgün dağlarda gayet güzel yeşilliklerin arasında dolaşırken gözü beyaz bir kayaya ilişir. Kayanın güzelliğine hayran olur. Tam bu sırada Cenâb-ı Allah vahiy yoluyla «Yâ isâ! Sana bundan daha güzelini göstermemi ister misin?» diye sorar. O da «istemez olur muyum!» buyurur. O büyük kaya birden yarılır ve içinde ibâdet etmekte olan ak sakallı bir zât ile bir zeytin ağacı görülür.
Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- merak eder, o ağacın neyin nesi olduğunu ve kaç yıldır ibâdet ettiğini sorar. Nur yüzlü ihtiyar da «O zeytinlerle sene boyunca karnını doyurduğunu, tam dörtyüz yıldır o mağarada kaldığını, bütün vakitlerini ibâdetle geçirip, bir kere bile insanların arasına karışmadığını» söyler.
Bu manzaraya çok sevinen, adetâ iftihar edip göğsü kabaran Hazret-i îsâ -aleyhisselâm-a Cenâb-ı Hakk vahiy yoluyla tekrar hitap eder:
«Yâ Isa! Bu kadar senedir durmadan ibâdet eden bu zatla iftihar etmekte haklısın. Fakat senden sonra Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem- adında bir peygamber göndereceğim. (Ona bir berat gecesi vereceğim ki, ümmeti arasında bu geceyi ibâdet ve taatla geçirenler, nezdimde.senin ibâdetine hayran olduğun sofudan daha hayırlı olacak.
Dünyâ meşgalelerini bu günlerde biraz’ azaltalım. Çok çok oruç tutalım, Salat ü selâm getirelim, teşbih namazını da ihmal etmeyelim.
Allah’ımız Habib-i Ekrem’inin -sallallahü aleyhi ve sellem- yüzü suyu hürmetine, sevgililerinin ve bu gecenin yüz suyu hürmetine bizi rızâsı dâiresine aldığı kullarından etsin.
(amin)
Berâet gecesinde 100 rek’atlı hayır namazı vardır ki, kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.
Namaza şöyle niyet edilir:
„Yâ Rabbî, niyet ettim senin rızâ-i şerîfin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünya ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip süedâ defterine kaydeyle, Allâhü Ekber“
Her rek’atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur. İki rek’atte bir selâm verilerek 100 rek’atte tamamlanır. Her rek’atte 100 İhlâs-ı şerîf okumak sûretiyle 10 rek’at olarak da kılınabilir.
Namazdan sonra, (Hz. Allâh’ın HÛ ism-i şerîfinin ebced hesâbına göre adedi olan) 11 şey, (TÂHÂ’nın ebced hesâbıyla adedi olan) 14 kere okunur. (TÂHÂ Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in ismidir.)
Okunacak olanlar:
İstiğfâr-ı şerîf: 14 kere
Salevât-ı şerîfe: 14 kere
Fâtiha-i şerîfe (besmeleyle): 14 kere
Âyetü’l-Kürsî (besmeleyle): 14 kere
„Lekad câeküm…“ (besmeleyle): 14 kere [2]
14 kere „Yâsîn“ dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf [3]
İhlâs-ı şerîf (besmeleyle): 14 kere
„Kul eûzu birabbil-felak…“ (besmeleyle): 14 kere
„Kul eûzu birabbin-nâs…“ (besmeleyle): 14 kere
14 kere:
سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ ِللهِ وَلاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ
„Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym“
Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak efdaldir): 14 kere
Bunlardan sonra duâ yapılır.
Toplam Okunma 508 Bugün Okunma 1
Her müslümanın Peygamber Efendimiz (S.a.V) üzerşne Salavat-ı şerife okuması bir vazifedir. Allah-u Teâlâ Ahzâb Sûresi’nin 56. Ayetinde meâlen, “Muhakkak ki Allah-u Teâlâ ve melâikesi o nebiye Sâlât ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydin ona teslimiyet ile salât ü selâm getirin..” buyurmuştur. Resulullah Efendimiz (S.a.V) de “Ben kimin yanında anılırsam üzerime salevât getirsin. Kim bana bir salevât getirirse Allahü Teâlâ bu salevatına mukabil o kimseye on ihsanda bulunur., on günahını siler ve derecesini on kat yükseltir. ” buyurmuştur.
Salevât-ı şerife bir ibadettir. Onunla Allahü Teâlâ’ya yaklaşılır.
Yukarıda beyan olunan ayet-i keriede emrolunduğu için her müslümanın ömründe bir kere Peygamber Efendimiz (S.a.V) ‘e salevât okuması bil-ittifak farzdır. Bir mecliste Peygamber Efendimiz (S.a.V)’in ismi geçtiği zaman salevat okumak vaciptir. Aynı mecliste Peygamber Efendimiz (S.a.V) ‘in ismi tekrarlansa tekrar salevat okumak mustehaptır. Bütün namazların son oturuşunda, sünnet-i gayri müekkedelerin ve dört rekat kılınan bütün nafile namazların ilk ve son oturuşunda teşehhüdden sonra ve cenaze namazının ikinci tekbirinden sonra salevâtı şerife (Allahümme Salli, Allahümme Barik) okumak sünnettir. Bir mâni yoksa her zaman salavât okumak müstehaptır.
Cuma günü ve gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günlerinde salevât okumak müstehaptır. Sabah, akşam, mescide girerken ve çıkarken, Peygamber Efendimiz (S.a.V)’in kabrini ziyaret ederken, Safâ ve Merve’de, cuma hutbesi ile sair hutbelerde, ezandan sonra, kamet edilirken, dua ederken, duanın başında, ortasında ve sonunda, kunut duasından sonra, hacda telbiyeyi bitirdikten sonra , bir yere toplanınca ve dağılırken, abdest alırken, kulak çınlarken, bir şeyi unuttuğu vakit, vaaza başlarken, ilim okurken, derse başlarken, hadis-i şerif okumaya başlarken ve bitirirken, suâl ve fetva yazarken, kız isterken, kitap yazarken,
Toplam Okunma 607 Bugün Okunma 1