SeymaPortal

“Dışımız Halk ile, İçimiz Hak ile”

  • Yabancı kadını görüp, azab-ı ilahiden korkarak, başını ondan çevirene Allahü teâlâ ibadetin tadını duyurur [H.Ş]
  • Güzel Resimler

      En Beğenilenler

        Google Reklamı

        Googleda Ara


      Arşiv 'Ne, Nedir?' Kategori

      islami, fıkhi ve hayata dair konular hakkında kısa mâlumatlar

      Mesh Nedir? Nasıl Yapılır?

      Gönderen Editör on 30th Mart 2008

      Bu yazı toplamda 113, bugün ise 2 kez görüntülendi

      Mesh nedir Nasıl Yapılır?

      Meshin farzı, mestin ön kısmından üç serçe parmağı kadar bir yeri ıslatmaktır. Sünnet üzere yapılan mesh ise, ıslatılan el parmaklarını açarak, ayağın ucundan itibaren mestin koncuna doğru çekmektir.

      Mestler Üzerine Mesh

      Erkek ve kadın müslümanlar için, mestler üzerine meshetmek câizdir.

      Bunun için şu şartlar gereklidir:

      1. Mestler, abdestli iken giyilmiş olmalıdır.
      2. Mestler topuklarla birlikte ayakları örtmeli ve en az 12 bin adım yürünebilecek vasıfta olmalıdır.
      3. Mestlerin hiç birinde, (ayak parmağının en küçüğü ile) üç parmak miktarı delik ve yırtık bulunmamalıdır.
      4. İçine kolayca su almayacak şekilde ve bağlamak-sızın ayakta duracak kadar kalın olmalıdır.
      5. Mest giyilecek ayağın ön kısmından, en az üç el parmağı genişliğinde bir yer bulunmalıdır. (Bir ayağı kesilmiş ve sadece topuğu kalmış bir kimse, diğer ayağına da meshedemez).
      Meshi Bozan Şeyler
      1. Mestin ayaktan çıkması,
      2. Mestler ayakta iken, ayaklardan birinin ekserisinin ıslanması,
      3. Mesh müddetinin dolması. (Mest giyen kimse seferî değilse, mestini giydiği andaki abdestinin bozulmasından itibaren 24 saat, seferî ise 72 saat mesheder.)

      Ayrıca, abdesti bozan her şey meshi de bozar. Bu sebeple, mestin müddeti henüz bitmemişse yeniden alınacak abdestte mestlere yeniden mesh yapılır.

      Sargı ve Yara üzerine mesh

      Bir uzvun çıkması, kırılması veya yaralanması halinde üzerine sargı yahut alçı sarılsa, o uzvu yıkamak mahzurlu ise sargının çoğu üzerine meshedilir. Eğer mesh de zarar verecek olursa, mesh de yapılmaz.

      Sargının mest gibi bir zamanı yoktur. Özür devam ettikçe meshedilmeye devam edilir. Abdestli olarak sarılması şart değildir. Meshedildikten sonra sargı açılsa veya düşse, yahut mevcut sargı üzerine ikinci bir sargı bağlansa, meshi yenilemek icap etmez.

      Gönderildi Gusül ve Abdest, Ne, Nedir?, ilmihal | Yorum Yok »

      Teyemmüm Nedir? Nasıl Yapılır?

      Gönderen Editör on 30th Mart 2008

      Bu yazı toplamda 119, bugün ise 1 kez görüntülendi

      Teyemmüm Nedir?

      Teyemmüm, Abdest almak veya gusletmek için suyun bulunmaması veya kullanılamaması hâlinde, hangi maksatla teyemmüm edeceğine niyet edip ellerini toprak cinsinden bir şeye iki defa vurarak, birincide yüzünü, ikincide dirseklerine kadar ellerini meshetmektir.

      Teyemmümün Farzları

      Teyemmümün farzı ikidir:

      1. Niyet,
      2. İki darp (vurmak) ve mesh.

      Teyemmüm Nasıl Yapılır

      Bir müslüman gusletmek, yahut abdest almak için su bulamazsa veya bulduğu suyu kullanmasına hastalığının şiddetlenmesi, düşman tehlikesi vesâire gibi ciddî bir mâni mevcutsa, niyet ederek toprak cinsinden bir şeyle teyemmüm eder.

      Şöyle ki; Niyet edip Eûzü -Besmele çekerek bir defa ellerini toprak veya toprak cinsinden bir şeye vurup ileri-geri sürter. Onunla yüzünü mesheder. İkinci defa ellerini aynı şekilde vurup, ileri - geri sürter. Evvelâ sağ, sonra sol kolunu mesheder.

      Teyemmüm alırken parmaktaki yüzüğün çıkartılması yüzüğün yerinin de meshedilmesi ve parmak aralarının hilâllenmesi zarûrîdir.

      Gönderildi Ne, Nedir?, ilmihal | Yorum Yok »

      Hatm-i Enbiyâ - Hatmi Enbiya nasıl yapılır?

      Gönderen Editör on 19th Mart 2008

      Bu yazı toplamda 146, bugün ise 2 kez görüntülendi

      Hatm-i Enbiyâ yapmak için, önce 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf okunur.

      Sonra:

      اَعُوذُ بِاللهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

      „Eûzu billâhis-semî’ıl-alîmi mineş-şeytânir-racîm. Rabbi eûzu bike min hemezâtiş-şeyâtıyn. Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn“

      Şu âyet-i celîle okunur ve buna göre hareket edilir:

      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
      يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
      صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ

      „Bismillâhir-rahmânir-rahîm. Yâ eyyühellezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe lealleküm tüflihûn. Sadekallâhül-azıym“

      Bundan sonra şu sıraya göre hatme devam edilir:

      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
      اِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا
      صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ

      „Bismillâhir-rahmânir-rahîm. İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-nebiy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. Sadekallâhül-azıym“

      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      500 defa:

      رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

      „Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ ve in lem tağfir lena ve terhamnâ lenekûnenne minel-hasirîn“
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      500 defa:

      رَبِّ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

      „Rabbi ennî messeniyed-durru ve ente erhamür-râhimîn“
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      500 defa:

      لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَالِمِينَ

      „Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn“
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,
      500 defa:

      لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

      „Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym“[4]
      100 defa: Salevât-ı şerîfe,

      okunur.

      Sonra duâ yapılır.

      Gönderildi En Güzel Duâlar, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      Osmanlı’nın Amerika’yı Vergiye Bağlaması

      Gönderen Editör on 5th Mart 2008

      Bu yazı toplamda 124, bugün ise 2 kez görüntülendi

      Birleşik Amerika 1783′te denizlerde müstakil bayrak gezdirmeye başlamıştır. 25 Temmuz 1785′te Boston Limanı’na kayıtlı, kaptan Isaak Stevens’in idâresindeki Maria ismindeki ilk Birleşik Amerika gemisi Cezayir korsanları tarafından Cadiz açıklarında zapt edildi.
      1793 Ekim ve Kasım aylarında Birleşik Amerika’nın 11 gemisi daha Türkler tarafından zaptedildi. Kongre 17 Mart 1794 celsesinde, Türk korsanlarına karşı koyacak güçte harp gemileri imal edilmesi veya satın alınması için başkan George Qashington’a yetki verdi. Türk korsanları sayesinde Birleşik Amerika donanmasının temelleri atılıyordu.

      Fakat Birleşik Amerika, Cezâyir donanması ile başa çıkamayacağını çabuk anladı ve Cezâyir’le anlaşmayı tercih etti. 21 Safer 1210 (5 Eylül 1795) muahadesi ile Birleşik Amerika, Cezâyir’deki esirlerin idaresi ve gerek Atlantk’te, gerek Akdeniz’de Birleşik Devletler’in sancağı’nı taşıyan hiç bir gemiye dokunulmaması karşılığında 642.000 altın dolar ve yılda 12.000 Türk altını (216.000 dolar) ödeyecekti.

      22 maddelik Türkçe muâhadeye, George Washington ve Beylerbeyi Hasan Dayı (Paşa) imzâ koydular.  Böylece Birleşik Amerika yıllık vergiye bağlanmış oldu.  Bu, 2 asırlık Birleşik Amerika tarihinde  yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete  vergi (muâhade metninde Türkçe seneviyye) ödemenin kabul edildiği tek Amerikan vesikasıdır.

      Gönderildi Belgeseller, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      Râbıta Nedir?

      Gönderen Editör on 22nd Şubat 2008

      Bu yazı toplamda 186, bugün ise 0 kez görüntülendi

      1. KELİME OLARAK RÂBITA

      Râbıta kelimesi, Arapça “rabt” mastarından ism-i fâil müfred müennestir. Cem‘îsi, revâbıt gelir. Lûgatte çeşitli mânâlarda kullanılmıştır. Şöyle ki:

      1. İki şeyi birbirine bağlayan ip ve sâir bağ, bend: Bunu tutturacak bir râbıt lâzım, gibi.

      2. Münâsebet, alâka: Akrabalık râbıtalarına ehemmiyet vermek; dostluk râbıtalarını kuvvetledirmek; râbıta-i muhabbet gibi. Yani kalbi, bir şeye muhabbetle-sevgiyle bağlamak ki, bu mânâda râbıta, isteyerek veya istemeyerek, her insanda mevcuttur. Ancak, kalbin bağlandığı şey; bazan güzel, bazan çirkin, bazan da mübahlardan herhangi bir şey olabilir. Çünkü bu, ya İlâhî emirdir; Hz. Allâh’ı, Resûlü’nü ve Allah dostlarını Allah için sevmek gibi… Ya da İlâhî bir nehiydir; haramlardan ve mekruhlardan hoşlanmak gibi… [Her ne kadar mekruhlar için ikâb (ceza) yoksa da, itâbı yani azarlanıp kınanmayı mûciptir.] Yahut da mubah olur; insanın eşini ve çocuğunu, fıtratında/tabiatında olan ve hiçbir zaman kendisinden ayrılmayan bir huyla sevmesi gibi.(1)

      3. Mensûbiyet, intisap: Dervişin şeyhine olan râbıtası gibi.

      4. Nizam, tertip, usûl, münâsebet. Meselâ:

      “Bu iş’te, bu adamda râbıta yoktur” cümlesinde,

      Milli şairimiz M. Akif’in,

      Çamlıbel sanki şehir: zâbıta yok, râbıta yok
      Aksa kan sel gibi, bir dindirecek vâsıta yok
      ” mısralarında,

      Ahmed Cevdet Paşa’nın, “Sonraları şark ve garpta büyük büyük vak‘alar zuhûra geldi; nice devlet ve milletlerin râbıtaları bozuldu” ifâdelerinde olduğu gibi.

      Binâenaleyh, “Râbıtasız adam”, “O adamın râbıtasızlığı mâlum” demek; münâsebetsiz, ağırbaşlı olmayan, yol-yordam bilmeyen adam demektir. “Râbıtasız bir dâire”; nizamsız, tertipsiz bir dâire demektir. “Râbıtalı söz”; tertipli, muntazam ve yerinde sarf edilmiş sözdür. “Râbıtalı adam”; münâsebetli, kavli ve fiili yerli yerince olan, sözünü ve işini bilen adam, demektir.

      Kezâ, “Râbıtalı adam” demek; Allah Teâlâ’nın, sabır-sebat-feyz ve ilhâmla kalbini kuvvetlendirdiği insan demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kehf ile alâkalı olarak, “Biz de onların hidâyetini artırdık… Onların kalblerine râbıta verdik (ve böylece metin kıldık, kuvvetlendirdik)”(2) buyuruyor. Hz. Mûsâ’nın (a.s.) annesi hakkında da, “Mûsâ’nın annesinin kalbi (üzüntü ve kederden) bomboş kalıverdi. Eğer biz, (va‘dimize) inananlardan olması için, kalbine râbıta vermemiş (bu vesîleyle pekiştirip kuvvetlendirmemiş) olsaydık, neredeyse iş meydana çıkacaktı”(3) buyuruluyor.

      5. İbâredeki cümleleri birbirine bağlaya edat: Bu iki cümle arasında râbıta ister, gibi.(4)

      2. TASAVVUF ISTILÂHINDA RÂBITA

      Tasavvufta râbıta, esas itibariyle Nakşibendî yolunun ıstılahlarındandır. Ancak diğer tarîkatlerde de lafız olarak değilse de mânâ olarak râbıta vardır.

      Ehlüllâha göre râbıta; mürîdin, hâlis bir muhabbetle şeyhinin sûretini, istifâde ve istifâza mülâhazasıyla, hayal hazînesinde tasavvur etmesi… Şahsen görmemiş ise, ruhâniyetini tasavvur eylemesi(5) ve bu usûle riâyetle, kalben onun rûhâniyetinden istimdât etmesidir. Başka bir ifadeyle; dervişin şeyhine husûsi sûrette bağlanmasıdır. Yani mürîd, kendi kalbinden hilâfet sırrına mazhar olmuş üstâzının kalbine mânevî bir irtibat kurarak, onun kalbinden kendi kalbine feyz geldiğini tefekkür eder… Ve yine bu esnada devamlı olarak kalben, mürşidinin mübârek sûretini tasavvur eyler.

      Yukarıdaki parağrafı biraz daha açacak olursak, mutasavvıflara göre râbıtayı şöyle de ifade edebiliriz:

      Râbıta, mürîdin, kâmil ve mükemmil olan şeyhinin rûhâniyetinden feyz alacağına inanarak, onun sûretini (şekil ve şemâilini) zihninde tasavvur etmesidir. Yine râbıta; mürîdin şeyhini severek yâdetmesi (hatırlaması) ve sûretini zihninde canlandırmasıdır ki, buna râbıta-i muhabbet denir.
      Mürîdin kalben şeyhi ile beraber olması ise, mânevî birlikteliktir, gönüllerin bir olması ve kaynaşmasıdır. Bu maiyet-i mâneviyeye (mânevî beraberliğe) de, râbıta-i kalbiye ismi verilir.

      Mürîdin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır ki, buna fenâ fişşeyh tâbir edilir. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın öncüsüdür. Sâlik, râbıta vesîlesiyle önce şeyhi ile, sonra da şeyhi vâsıtasıyla Allah (c.c.) ile irtibâtını kurmuş olur.(6)

      3. TARÎKATLERDE RÂBITA USÛLÜNÜN TATBİKİ

      Râbıta; turuk-ı aliyye tâbir edilen yüce tarîkatlerin tamâmında ve bâhusus –her hâl ve keyfiyeti Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sünen-i seniyyelerine ittibâ(7)dan ibâret olup, şerîattan hâriç, sünnetlerden fazla hiçbir usûl ve âdetleri bulunmayan– Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’de mühim bir rükündür.

      Tatbik usûlüne gelince…

      Bilindiği gibi kalb; sol memenin iki parmak aşağısında, üçüncü parmağın altında bulunan bir et parçasıdır. Yumurtaya ve çam kozalağına benzer. Sivri olan başı, sol kaburganın altına; kalın olan kısmı ise, içeriye doğru girmiştir. Buna sanevberî kalb denilir. Rûhânî kuvvete ise, hakîki kalb adı verilir. Sanevberî kalb, hakîki kalbe hücre ve yuva gibidir.

      Mürid, kendisine ezâ ve cefâ vermeksizin tam ve kâmil bir edeple oturur… Başını ve vücudunu, azıcık kalbe meylettirir… Gözlerini kapar… Zira göz, kalbin rehberi, delîli ve kılavuzu demektir… Göz ne ile meşgul olursa, kalb de onunla meşgul olur. Bu itibarla havâss-ı zâhirin (duyu organlarının) boş ve hareketsiz olması lâzımdır. Vücudun hiçbir uzvu, kişinin kendi isteğiyle hareket etmeyecektir. Dudaklar birbirine bitişik, dil de damağa yapışık olur. İki kaşın arasındaki nefis de kalbe bağlanır. Yani mürid, bu hâl üzere kendini hazırlar; tam bir zevk ve şevk, kusursuz bir hürmet ve tâzimle şeyhinin huzûrunda bulunduğunu tasavvur ederek, onun kalbinden kendi kalbine nûrânî bir hatla feyz-i İlâhî’nin aktığını tahayyül eder. Müşahhas bir misâlle anlatmak gerekirse, mürid, mürşidinin kalbini Güneş gibi kabul edip, ondan mânevî cereyânı kendi kalbine çektiğini düşünebilir. Bunun en azı, bir çeyrek saattir; daha az olursa, tesiri de az olur.

      Anlatılan bu minvâl ve miktar üzere râbıtaya devam edip, Allah’tan başka her şey unutulduktan sonra ise, kalbî zikre başlanır. Kalbî zikir sırasında bütün dikkat mânevî kalbe çevrilir. Maddî kalbin atışı, nefesin girip çıkması ile hiç alâkadar olmadan, mânevî kalbimizdeki hakîkat-ı câima-i kalbiye makamında verilen adet ne kadar ise o miktar “Allah-Allah-Allah” diyerek zikre başlanır. Zikir ânında, bu ismin sâhibinden başka hiçbir şey düşünülmez. Şayet akla başka düşünceler gelecek olursa, zikir bırakılıp istiğfâr getirilerek üç-dört dakika râbıta yapılır ve zikre öyle devam edilir. Zikir ânında da, râbıtada olduğu gibi, dil damağa yapışık olarak tutulur. Verilen adet tamamlandıktan sonra da, yapılan bu zikir, usûlünce hediye edilir.

      Halis ECE
      www.mollacami.com
      _________________________________________________
      DİPNOTLAR
      (1) Hüseyin ed-Devserî, er-Rahmetü’l-Hâbita fî Zikri İsmi’z-Zâti ve’r-Râbita, el-Mektûbâtü li’l-İmâmi’r-Rabbânî hâşiyesinde matbu‘, c.1, s. 218.
      (2) Kehf sûresi, 18/13-14. “Ashâb-ı Kehf”, bu sûre-i celîlede haklarında genişçe bahsedilen 7 kişinin ünvânıdır ve “mağara arkadaşları” demektir. İsimleri: Yemlîhâ, Mekselînâ, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefeştatayyuş; Kıtmîr de onların köpekleridir. Onunla 8 oluyorlar. Cennete girecek hayvanlardan biri de budur.
      (3) Kur’ân-ı Kerim, Kasas sûresi, 28/10.
      (4) Lûgavî mânâlar için kaynaklar: Mütercim Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, Bahriye Matbaası, İstanbul 1305; İbnü Manzur, Lisânü’l-Arab; Firuzâbâdî, Besâir; Isfehânî, Müfredeât; Ahterî-i Kebîr; Meydan Larousse, Meydan Yayınevi İstanbul; Şemseddin Sâmi, Kamûs-i Türkî, Dersaâdet 1317; Kur’an-ı Kerim ve muhtelif tefsirler; İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Devlet Kitapları, Milli Eğitim Basımevi 1979; Devellioğlu Ferit, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat vb. eserlerin ilgili maddeleri.
      (5) Salâhuddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn, Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme, s. 65.
      (6) Abdülmecid b. Muhammed el-Hâni, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 295; Ali Kadrî, Risâle-i Bahâiyye, s. 39; Muhammed b. Abdullah el-Hâni, el-Behcetü’s-Seniyye, s. 42 ve tasavvufa dair muhtelif sohbetlerden derlenmiştir.
      (7) “Sünen”, sünnet kelimesinin cem‘îsidir. “Seniyye” ise yüksek, yüce demektir. “Sünen-i seniyyeye ittibâ”, yüksek ve yüce sünnetlere uymak, demektir.

      Gönderildi Ne, Nedir?, Tasavvuf | Yorum Yok »

      Kuş Evleri

      Gönderen Editör on 20th Şubat 2008

      Bu yazı toplamda 137, bugün ise 4 kez görüntülendi

      Atlı kültürün kılıçlı çocukları” atalarımız, derin bir doğa sevgisi ile doluymuş. İşte otağının üzerine yuva yapan güvercinler için çadırını bırakıp savaşa giden atalarımızın doğa sevgisi:

      Atlı kültürün kılıçlı çocukları doğa ile iç içeydi Kuşlara bile ev yapan millet

      Rıza Zelyut

      “Atlı kültürün kılıçlı çocukları” atalarımız, derin bir doğa sevgisi ile doluymuş. Otağının üzerine yuva yapan güvercinler için çadırını bırakıp savaşa giden, miraslarından bir bölümünü sokaktaki hayvanlara bırakan, sadaka niyetine kuş azat edenler de onlar. Bugünkü halimizse, geçmişimizle kıyaslanamaz…

      İnsan olarak bundan 150 sene öncesine göre ne durumdayız? Cevap çok acı: Maalesef bugün millet olarak atalarımızın çok gerisindeyiz. Çünkü doğanın sade bir üyesi olmaktan çıkıp, yırtıcı birer canavara dönüştük. Bu halimizle de atalarımızdan çok geriye düştük. Bizim atalarımız öyle bir doğa sevgisi ile doluydu ki ağaçta, kuşta, suda, kayalarda bile kutsallık görür; onları kutsar; onlarla bir arada yaşamaktan derin mutluluk duyardı. Bu yüzden kuşlar için bile evler yaparlardı. “Serçe saray, kuş köşkü, kuş evi” gibi adlar verilen bu evler; özenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuşçasına yapılırdı. Camilerde, mezar yapılarında, köşklerde özenle yapılmış; havalandırması bile düşünülmüş bu minyatür yapılar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyaç sahibi olanın ihtiyacını gidermek, çaresizlere el uzatmak Türk milletinin en asli ibadeti olarak öne çıkmıştı. Öbür dünyada iyi bir yer edinmek için namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerden çok, eli cebe atarak hayır kurumu oluşturmak daha önemli görünüyordu. Bugünkü ibadet anlayışımız bile 500 sene öncekinden çok daha geriye gitmiş bulunmaktadır.

      YILANA BİLE DOKUNMA

       

      Sanat tarihçisi Malik Aksel bakın daha yakın zamanlara kadar atalarımızın yaşadığı evleri nasıl anlatıyor: “Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yaşarlardı. Kediler davetsiz misafirlerdi. Köpekler hakkında hadis olduğu için eve sokulmazdı. Fakat sokakta bunlara ekmek doğranır, hatta adaklar dahi adanırdı. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu köşelerini doldururlardı. Temel yılanına dokunulmaz, görüldüğü zaman “Şahmelek veya Şahmaran başı için bana dokunma” denir. İyi, kötü her türlü hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gösterilir, ayrı ayrı konuklanırdı. Ağaçların tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardı. Çatı aralarında kırlangıçlar, boş tavanlarda örümcekler! Şayet örümcekler alınacak olursa öğleden evvel alınmalarına dikkat edilir, öğleden sonra başka yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kuş yuvalarına el değdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanın günahı büyüktü. Leylek uğurludur. Sıcak memleketlerden geldiği için kendisine hacılık kondurulmuştur. Kumru ve güvercinler kafeste beslenemezler yahut bunları kafeste beslemek günah sayılırdı. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi ötücü kuşlar böyle değil. Papağan, dudu kuşu, muhabbet kuşu ise kibar ev ve konakların kuşlarıydı.”

       

      İŞTE ECDADIN TÜM DÜNYAYI KENDİSİNE HAYRAN BIRAKAN DOĞA SEVGİSİNE EN GÜZEL ÖRNEKLERDEN BİRİ. TARİHİ KUŞ EVLERİ…

       

      YABANCILAR ÖVGÜYLE ANLATIYOR

       

      Atalarımızın hayvanlara karşı gösterdiği sevgi ve ilgiyi Avrupalı gezginler hayret ve hayranlıkla anlatmışlardır. İşte onlardan bir demet:

       

      Önce 1555′te İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bölüm: “Bizim mahallenin civarında bir yerde gür yapraklı dallarını etrafa yaymış büyük bir çınar ağacı var. Bazen, kuşçular, yanlarında birçok küçük kuş olduğu halde bu çınarın alına gelip oturuyorlar. Gelip geçenler de onlara para vererek kuşları alıyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuşlar çoğunlukla çınarın yaprakları arasına konarak kanatlarını çırpıyor, sevinçle cıvıldaşıyorlar, adeta esaretten kurtulmalarının heyecanını yaşıyorlar. Onları serbest bırakmış olan Türkler de bu manzarayı görerek aralarında şöyle konuşuyorlar: “Bak nasıl seviniyor, minnetlerini nasıl dile getiriyorlar”. Cıvıltıları kırları dolduran küçük kuşları öldürmek şöyle dursun, onları hürriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kısım Türkler asla razı olmazlar.

      Diyebilirim ki Türk atları kadar insana yakın bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakıcılarını hemen tanırlar. Türkler atları terbiye ederken onlara çok şefkatli davranırlar. Köylüler tayları incitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar, evlerinin içine kadar sokuyorlar, yemek sofralarına bile alıyorlar, seviyorlar, okşuyorlardı. Tayları adeta çocuklarıyla bir tutuyorlardı. Kötü nazarlardan onları korumak düşüncesiyle boyunlarına gerdanlık gibi bir muska takarlar. Zira Türkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onları hep okşayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanırlar. Mecbur olmadıkça sopa veya kırbaçla vurmazlar.”

       

      SOKAK HAYVANLARINA MİRAS BIRAKANLAR

       

      1655-1656′da Türkiye’ye gelen Fransız Jean Thevenot da aynı görüşleri dile getirmektedir: “Türklerin iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre bu kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda olanların iyiliklerine şahitlik edecekledir. Bir hayvanın acı çekmesinden ıstırap duyarlar, tavuklarını kesmek istedikleri zaman onlara fazla ıstırap vermemek için başlarını bir darbede keserler; eğer onların, Fransızların yaptıkları şekilde öldürüldüklerini görselerdi yapana birkaç sopa atmaktan kendilerini alamazlardı.

      …Ölen bazı kimseler mallarını haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere bırakırlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatle ve dindar bir şekilde bunu yapan fırıncı ya da kasaplara paralarını bırakırlar ve her gün yanında et taşıyan insanların köpek ya da kedileri çağırarak bu hayvanları çevresine toplayıp onlara parçalar halinde bunları atması hoş bir şeydir.”

       

      MÜBAREK GÜVERCİN HACI LEYLEK

       

      18. yüzyıl Türkiye’sini ayrıntılarla veren Leydi Montague güvercinlerle leylekleri anlatırken diyor ki: “Burada masumiyetlerinden dolayı güvercinlere dindarca bir hürmet besliyorlar. Bu yüzden adetleri gün geçtikçe artıyor. Leyleklere de aynı saygı gösteriliyor. Çünkü bunların her kış Mekke’yi ziyarete gittiklerine inanıyorlar. Velhasıl bunlar Türk İmparatorluğu’nun en bahtiyar tebaası. Zaten onlar da imtiyazlarını fark ettikler için sokakta rahatça dolaşıyor, evlerin üst katlarına yuva yapıyorlar. Evlerine yuva yapılan halk kendilerini şanslı sayıyorlar. Bütün sene ne yangına ne de vebaya uğramayacaklarına inanıyorlar. Odamın penceresinde bu uğurlu yuvalardan bir tane bulunduğu için ben de bahtiyarım.”

      TAHTA KUŞ EVCİKLERİ

       

      19. Yüzyıl yazarlarından Gerard de Nerval’den şu not da ilginç: “Tekkenin bahçesine girdiğimizde iş gören dervişlerin akşam yemeğini verdikleri bu hayvanlardan pek çoğunu gördük. Bunun için çok eski ve çok sayıda vakıflar var. Akasya ve çınar ağaçları dikilmiş olan bahçenin duvarında, konsollar gibi belli bir yüksekliğe asılmış, boyalı, oymalı küçük tahta evcikler vardı. Bunlar, kuşlar için yapılmış evciklerdi ve serbestçe uçuşan kuşlar gelip bu barınaklara sahip çıkıyorlardı.”

      İstanbul kanatlar altında

       

      19. yüzyılın yazar ve gezgini Edmondo de Amicis İstanbul’un kuşlarını şöyle anlatıyor: “Türklerin çok sevip korudukları her cinsten sayısız kuş yüzünden İstanbul’un kendine mahsus bir neşesi ve zarafeti vardır. Camiler, korular, eski surlar, bahçeler, saraylar, her şey şarkı söyler, dem çeker, cıvıldar, öter, şakır; her tarafta kanatların teması hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardır. Serçeler evlere cesaretle girip çocuklarla kadınların ellerinden yem yer; kırlangıçlar yuvalarını kahve kapılarının üstüne, çarşı kubbelerinin altına yapar, sultanların veya şahısların hayratlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü kubbelerin saçakları boyunca ve şerefelerin etrafında beyazlı siyahlı halkalar meydana getirir; martılar sevinçle uçuşur, binlerce kumru mezarlık servilerinin arasında sevişir; Yedikule’de kargalar öter, akbabalar daire çizerek uçar; deniz kırlangıçları uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasında gidip gelir ve leylekler ıssız türbelerin üzerinde lak lak eder. Türkler için bu kuşların her birinin güzel bir manası veya hayırlı bir tesisi vardır. Kumrular sevdaları korur, kırlangıçlar yuva yaptıkları evleri yangından muhafaza eder, leylekler her kış Mekke’ye hacca gider, deniz kırlangıçları müminlerin ruhlarını cennete götürür. Böylece minnet hissiyle ve dindarlıkla Türkler kuşları himaye edip beslerler, kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’da, her yerde insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır, şehre köy neşesi dağıtan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle bir dokunup geçer.”

      Doğayla uyum

       

      Velâyetname’de anlatıldığı üzere; 1140′larda bir savaşa giderken Selçuklu Sultanı Sencer’in otağının üzerine güvercin yuva yapar. Sultan bunu görünce otağını orada bırakır ve başına da gözcüler diker. Ta ki yavrular çıkar, uçarlar; otağ öyle sökülüp götürülür. İşte bizim atalarımız bunlardı… Atlı kültürün kılıçlı temsilcileri; binlerce yıl Avrasya’ya egemen olmuşlarsa bunu kılıç gücünden değil doğa ile olan bu uyumlarından sağlamışlardır. Bugün onların torunu olan bizler ise hayvanları, böcekleri, bitkileri yok etmek için müthiş bir yarış içindeyiz. Atalarımızın çok çok gerisine düştüğümüzü acaba anlayabiliyormuyuz?

      Üsküdar’da kedi hastanesi

       

      Prusya’da genelkurmay başkanlığı da yapmış olan General Von Moltke ‘Türkiye Mektupları’nda şunları yazıyor: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt Camisi’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar; birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür, Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.”

       

      Gönderildi Belgeseller, Hayatın İçinden, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

       
      | Kuran |ihya | Molla Cami | Süfli | Zehirli OK | Sağlık | Rüya Tabirleri | Kitap| KevSerim |