Irak’ta yetişen velîlerden
“Mimşâd-ı Dîneverî” hazretleri, bir gün sevdiklerine;
– Birbirimize dua edelim, buyurdu.
Âlimin ve garibin duası makbuldür.
– Nasıl dua edelim? dediler.
– En güzel dua, “Allah senden râzı olsun!” demektir.
Ve ekledi:
- Allahü teâlâ, kıyamet
günü herkese; “Nasıl yaptın?” değil, “Niçin yaptın?” diye soracaktır.
– Niçin yaptın mı?
– Evet. Yâni “Ne niyetle yaptın?” diyecektir. Onun için her işimizi “Allah için”
yapmaya bakalım.
Şöyle devam etti:
– Müminleri Allah için seviniz. Çünkü âhirette, birbirini Allah için seven
Müslümanlara azab yapılmayacaktır.
Mümin kimdir, biliyor
musunuz?
– Kimdir efendim?
– Mümin, kimseye yük olmayan, herkesin yükünü çeken, güler yüzlü insan demektir.
Bir gün de sohbetinde;
– Şeytan, nefis ve kötü arkadaşın zararından kurtulmak isteyen, “ilmihal”
okusun, buyurdu. Çünkü İslâmiyeti bilmeden bir yere varılamaz.
Ve ekledi:
– Büyüklerimiz; “Dînini bilmeyenin, dîni yoktur” buyurmuşlardır.
Melekler imrenir
Bir gün de talebelerine;
– Bir araya geldiğinizde İslâmiyetten konuşun. Yahut bir “ilmihal kitabı”
okuyun.
Ve ilave etti:
– Allah rızası için üç beş kişi bir araya gelir de Allahtan ve Peygamberden
bahsederlerse, gökteki melekler onlara imrenirler.
En büyük nîmet
Bir gün de sohbetinde;
– Kardeşlerim, nîmet ne kadar büyükse, şükür de o kadar çok olmalıdır, buyurdu.
– En büyük nîmet nedir? dediler.
– “Doğru îman” sahibi olmaktır. Ölümden sonra sonsuz bir hayat var. Orası için
hazırlanın.
– Nasıl hazırlanalım efendim?
– Allahü teâlânın dînini öğrenin. Bize ne emretmiş? Neyi yasak eylemiş? Bunları
öğrenip, gereğini yapın ki, en iyi hazırlık budur işte
Toplam Okunma 660 Bugün Okunma 3

Haramlardan kaçınmak iki kısımdır:
Birisi Allahü Teâlâ’nın hakları ile alakalı olan, diğeri de kulların hakları ile alakalı olanlar.
Kulların hakları ile alakalı olan haramlara riâyet etmek, diğerine riayet etmekten daha mühimdir. Zira Allahü Teala, mutlak olarak zengindir ve rahmet edenlerin en merhametlisidir. Kullar ise fakir, muhtaç ve cimridirler.
Resûlullâh efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki;
“Her kim din kardeşinin ırzına veya herhangi bir şeyine zulmederse, dinar ve dirhemin (altın ve gümüş paranın) bulunmayacağı günden önce helalleşmeye çalışsın. Zira (o günde) kendisinin sâlih ameli varsa, zulmü kadar ondan alınır, hak sahibine verilir. Şayet, sâlih amelleri yoksa hak sahibinin günahlarından kendisine yüklenir“.
Diğer hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Müflis kimdir, bilir misiniz?” Ashab-ı Kirâm “-Bizde müflis, parası pulu olmayan kimsedir, ya Resûlullah” dediler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):
“Şüphesiz benim ümmetimden iflas etmiş olan o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç, zekat (gibi bir çok ibadetler) ile gelir. O, falana sövmüş, falan kimseye iftira atmış, falanın malını yemiş, falanın kanını dökmüş, falana vurmuş olarak gelir. Sonra, onun sevapları bu kimselere verilir. Eğer, üzerindeki hakları ödenmeden önce iyilikleri tükenirse, onların günahları alınır ve kendi üzerine atılır.”. ( Sadaka Resûlullah sallallahü aleyhi ve alâ âlihi ve sellem) (Mektubat-ı Şerife, 1/76)
Toplam Okunma 531 Bugün Okunma 0

Yaratıcıdan isteme alışkanlığı, bizi streslerden ve gerginlikten kurtarır.
Duasızlık, huzursuzluk kaynağıdır.
Duanın üzerimizdeki duygusal etkilerinin de hayatımız için son derece önemli olduğunu görüyoruz. Dua stresten arındıracak, huzuru besleyecek ve yetenekleri geliştirecektir. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü, dua ile sağlık ilişkisine dair araştırmalara finansman sağlamaktadır. Duanın sağlık üzerine etkilerine dair çok sayıda bilimsel araştırma yapılmıştır. Burada kısaca, duanın ruhsal huzura etkileri üzerinde duralım:
Stresten arınma: Huzursuzluğun ve stresin en büyük sebebi duasızlık ve huzurun en etkili yolu duadır. New York Psikiyatri Enstitüsü ile Kolombiya Prespyterian Tıp Merkezi, farklı ülkelerden 40 bin kişi üzerinde bir depresyon araştırması yapmıştır, Araştırmaya göre 1950 sonrasında doğan neslin en büyük hastalığı depresyondur ve bu hastalık zaman ilerledikçe katlanarak artıyor. Hürriyet Gazetesi, söz konusu araştırmanın ortaya çıkardığı depresyon sebeplerini şöyle sıralıyor: ‘Tanrıya inanışın zayıflaması, ölümden sonra yaşam inanışının ortadan kalkması, kadınların baskılar nedeniyle kendilerini güzel olmak zorunda hissetmeleri, evlilik ilişkilerinin çatırdaması, zehirli maddelerin gündelik yaşama girmesi…’
Belirlenen bu sebepler zincirlerle birbirine bağlıdır. Evrenin Sahibine inanmıyorsanız ya da inansanız bile güvenmiyorsanız, ölümden nraki hayata ya inanmazsınız ya da ölüm sonrasındaki hayat sizi korkutur. Dünyanın sonrası yoksa, dünya değersizlesir.Dünyanın sonrası korkutucu ise, dünya korkunun kapısına döner. 0 zaman insanlar unutmaya çalışırlar; geleceklerini düşünmek istemezler.
Toplam Okunma 687 Bugün Okunma 0

Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgâl eden İstanbul’un fethi, İslâmiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, bir kızıl elma yâni yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler, İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehâdet mertebesine kavuştular.
İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.” hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu. Müslümanlar “Feth-i Mübîn”i gerçekleştirmek için pekçok teşebbüste bulundular.
İslâm âleminde Dört Halîfe (632-661), Emevîler (662-750), Abbâsîler (750-1517 ve Osmanlılar devrinde en büyük ideâl hâline gelen İstanbul’un fethine ilk teşebbüs; Üçüncü Halîfe hazret-i Osman devrinde 655 târihinde yapıldı. O zaman Müslümanlar kuvvetli bir donanmaya sâhiptiler. Sûriye vâlisi hazret-i Muâviye 654 Kıbrıs Seferini müteakip, Abdullah bin Ebû Serh kumandasında Bizans’a bir donanma gönderdi. 655′te İslâm donanması ile Bizans deniz kuvvetleri arasında Fenike kıyılarında cereyan eden savaşta, Bizans donanmasına ağır kayıplar verdirildi. İslâm târihlerinde “Zat el-Savârî” adı verilen bu savaşta, Bizans donanmasına bizzât komuta eden İmparator Konstantin’in mağlûbiyeti, İstanbul deniz yolunun Müslümanlara açılmasına sebeb oldu.
Toplam Okunma 2830 Bugün Okunma 5
Emin de, yeis de küfürdür. Yâni, “Ben şu kadar hayırlar yaptım; artık Cennet’i kazandım” gibi inanç ve düşünce içinde olarak kendisini Allâh’ın gazabından emin kabul etmek, veya: “Ben bu kadar günahlar işledim. Cehennemi boyladım. Bana kurtuluş yoktur” gibi bir yeis (ümitsizlik) içinde bulunmak da küfürdür. Peygamberimiz: “Mümin, korku ile ümit arasında olacaktır” buyuruyor. Mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden dolayı ümit mevkiinde, kendi noksanından dolayı da korku mevkiinde olacak. Öyle ki, Cennet’e bir kişi girecek deseler, “Acaba ben miyim?”, Cehennem’e bir kişi atılacak deseler, “Acaba ben miyim?” diyecektir.
Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk: “Kulum bana bir karış gelirse ben ona bir kulaç varırım, kulum bana yürü-yerek gelirse, ben ona koşarak varırım” buyuruyor. Bu hadîs, Cenâb-ı Hakk’ın kendisinden af ve hidâyet isteyen kuluna af ve hidâyeti lütfetmekteki acelesinin ifâdesidir.
Toplam Okunma 495 Bugün Okunma 0