Iki göz'e cehennem atesi dokunmaz: Allah korkusundan aglayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz. [H.Ş]
Currently Browsing: Hayatın İçinden

Resûlullâh (S.a.v) Efendimiz’e Salavât

Her müslümanın Peygamber Efendimiz (S.a.V) üzerşne Salavat-ı şerife okuması bir vazifedir. Allah-u Teâlâ Ahzâb Sûresi’nin 56. Ayetinde meâlen, “Muhakkak ki Allah-u Teâlâ ve melâikesi o nebiye Sâlât ile ikramda bulunurlar. Ey iman edenler, haydin ona teslimiyet ile salât ü selâm getirin..” buyurmuştur. Resulullah Efendimiz (S.a.V) de “Ben kimin yanında anılırsam üzerime salevât getirsin. Kim bana bir salevât getirirse Allahü Teâlâ bu salevatına mukabil o kimseye on ihsanda bulunur., on günahını siler ve derecesini on kat yükseltir. ” buyurmuştur.

 

Salevât-ı şerife bir ibadettir. Onunla Allahü Teâlâ’ya yaklaşılır.

 

Yukarıda beyan olunan ayet-i keriede emrolunduğu için her müslümanın ömründe bir kere Peygamber Efendimiz (S.a.V) ‘e salevât okuması bil-ittifak farzdır. Bir mecliste Peygamber Efendimiz (S.a.V)’in ismi geçtiği zaman salevat okumak vaciptir. Aynı mecliste Peygamber Efendimiz (S.a.V) ‘in ismi tekrarlansa tekrar salevat okumak mustehaptır. Bütün namazların son oturuşunda, sünnet-i gayri müekkedelerin ve dört rekat kılınan bütün nafile namazların ilk ve son oturuşunda teşehhüdden sonra ve cenaze namazının ikinci tekbirinden sonra salevâtı şerife (Allahümme Salli, Allahümme Barik) okumak sünnettir. Bir mâni yoksa her zaman salavât okumak müstehaptır.

 

Cuma günü ve gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günlerinde salevât okumak müstehaptır. Sabah, akşam, mescide girerken ve çıkarken, Peygamber Efendimiz (S.a.V)’in kabrini ziyaret ederken, Safâ ve Merve’de, cuma hutbesi ile sair hutbelerde, ezandan sonra, kamet edilirken, dua ederken, duanın başında, ortasında ve sonunda, kunut duasından sonra, hacda telbiyeyi bitirdikten sonra , bir yere toplanınca ve dağılırken, abdest alırken, kulak çınlarken, bir şeyi unuttuğu vakit, vaaza başlarken, ilim okurken, derse başlarken, hadis-i şerif okumaya başlarken ve bitirirken, suâl ve fetva yazarken, kız isterken, kitap yazarken,

Toplam Okunma 1051 Bugün Okunma 3

Alışverişte Aldatma

Müslüman her işinde olduğu gibi alışverişinde de dürüst olmalıdır. çok para kazanmak hırsıyla kimseyi aldatmamalı, sattığı malın kusurunu gizlememeli, eline fırsat geçerse piyasa değerinden fazlaya satmamalı, kalitesiz bir malı kaliteli diye satmamalıdır.

Başkasının maluının değerini düşürmek için kötülememelidir. Bütün bunlar aldatmadır ve haramdır.

Malın iyisi ile kötüsünü karıştırmak da haramdır.
Resulullah Efendimiz (S.a.v) “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmuştur. Aldatılan taraf  ister satan, ister satın alan olsun; eğer alışverişte gabn-i fahiş (fahiş aldatma) varsa tek taraflı olarak alışverişi bozabilir.

Bir malın rayiç değerinden yüksek satılmasına veya düşük alınmadına (gabn) denir. Bunun kabul edilebilir miktarına (gabn-i yasir), normal kabul edilmesi mumkun olmayacak miktarda fazla olanına da (gabn-i fâhiş) denir. Bu miktar ticarette yirmide bir, hayvanatta onda bir, gayri menkulde beşte bir olarak belirlenmiştir.

Alışverişte gabn-i fahiş bulunursa karşı tarafın cayma hakkı vardır. Kusuru söylenmeden satılan malı, satın alanın da geri verme hakkı vardır. Tüccar ve sair insanlar nazarında malın kıymetini düşüren şey, o malda kusurdur. Bir kimsenin “bu malı ben nasıl olsa satacağım, insanlar bunu benden almaya mecbur.” diye değerinden fazlaya satması veya “falan kimse çok sıkışmış, malını satmaya mecbur kalmış, bunu benden başkası almaz” diye değerinden ucuza alması caiz olmaz, kul hakkıdır.


Toplam Okunma 1091 Bugün Okunma 5

Şeytan Oturum Açtı!

Güzel ve anlamlı bir yazı, ders verir nitelikte sanal alemdeki iki cinsin msn ve chat yakınlaşmalarına bir bakış acısı… EVET ŞEYTAN OTURUM AÇTI…

Ama biz tenhalaşmıyoruz ki dedi genç kız gözlerini yere indirirken…
Biz sadece sohbet ediyoruz... konuşuyoruz güncel mevzulardan, yazıdan ve kelimeden, gidişattan… zaman zaman havadan ve sudan bazen derinlemesine, bazen öylesine ama saatlerce…

Tenhalaşmıyoruz dedi genç kız ısrarla… oysa neydi tenhalaşmak; kötü karakteri şeytan olan üç kişilik bir film seti ya da iki kişinin şeytana yol haritası çizdiği bir yarışın en önde seyreden otomobili… bir yalnızın iki olabilmek adına nefsinde verdiği “kalbim temiz” brifingleri… kimine göre bir kapıyı kapatmak kadar basit bir eylem… kimine göre tüm kapalı kapıların üstüne kilitlendiği yarı karanlık bir sofa…

Bazen bir kadın ve bir erkeğin diğer tüm beşerin soluk alıp vermesi kadar çok bahaneyi “doğru düşünce ve prensip” duvarlarına vurması, çarpması, kırması ama yok edememesi…

Bazen de “biz iki olgun insanız, biliriz kendimizi” diyerek çiftlerin dağların zirvesinde, ya da ormanın gölgesinde, yahut ırmağın akışında, tenha adına en tenha neresi varsa orada bile tenhalaşamaması… yani yok edememesi o kesin hadis-i şerifi… sorumluluğunu buharlaştıramaması… o sorumluluk ki kadın ve erkeği saçından yada eteğinden kavrayıp kalabalıkların içine çekmeye muktedirdir…

Ama biz tenhalaşmıyoruz dedi kız üstüne basa basa… oysa ona göre sadece bir odada yalnız bırakılmışlık haliydi tenhalaşmak… bir bay-bir bayan; masa, koltuk ve sehpa, duvar, halı ve pencere…vs… oysa yaşanan neydi; bir bay-bir bayan; ekran, kablo ve teller, kodlar, 01 ler, adresler…vs…

Bu açıdan bakmayı sevmedi genç kız “seslerimizi duymuyoruz” mesela dedi… oysa ses, havanın ses tellerini titretmesi ve dilin beyinden aldığı emirle o çıkan tınılara hükmetmesi demekti; ya dilim elime inip, parmaklarıma yürürse… mesela tuşların her biri ses teli hükmüne geçip, parmaklar dil gibi ona hükmediyorsa… öyle ya dile hükmeden akıl, parmağı başıboş bırakmaz değil mi?

Ama bakışlar yok dedi kız… gözler, anlamın ruhtan süzülerek ışıldadığı tek yerdir dedi… “kaş ve göz yok!”dedi… oysa bakış; bir anlık iletinin yanıp sönen sarı lambasından sadece birkaç “an” daha fazla yaklaştırır günaha… camların önünde sevdiğinin bir bakışını yakalamak isteyen insanın duyduğu iştiyakın belki yüzde kaçını, muhabbet ve ünsiyet kurduğu bir kişinin “oturum açıldı” panosunu görünce de hissedebilir insan dediğin… söz bakıştan daha tehlikelidir bazen… aşık olduğu kişinin gözlerine yanıp yakılan bir insan iş muhabbete gelince dumura uğrar bazen… yine ve daha fazla sözleri kalbi güneş gibi saran bir insanın gözlerini görmez olur aşık… yani söz o bedenin gözü, saçı, eli, ayağı oluveririr…

Ama harama giden bir ayak, harama uzanan bir el yok ki dedi kız; oysa bazen tüm küçük adımları koca bir adıma sığdırıp tek adımda bulaşırız günaha… ve elin tek bir hareketi ve bazen masum bir “tık” sesi; bazen o kadar da masum ve yalın olmayabilir… illa günah sıcak ve akıcı mıdır… seni alıkoyan her günah ister millerce uzağında olsun, ister ışık hızı yakınında olsun senin ceza sebebindir…

Bir başka mütedeyyin bey ben eşimi aldatmam ki dedi özelindeki 12. bayanla konuşurkenbiz nitelikli sohbet ediyoruz… sözüm ona beyin fırtınaları estirmektedirler… içeride yan odada çocuklarına laf anlatmaya çalışan hanımsa kendisine ne zaman sıra gelecek diye bekler dururbeklesin bey irşad etmektedir, cihad yazıları yazmaktadır…

Normal yaşantısında tek bir beyle bile kişisel muhabbete girmeyen dindar bayanların adres defterinde onlarca bey ve bilgisayar başında geçen onlarca saat… “kendin”leştirirsin yazıyı ve imgeleri.. komiksindir, cazipsindir, denksindir.. ama çoğu kez Allaha yalan söylersin… ben sadece din adına yazıyorum, öğrenip-öğretiyorum dersin… “kardeş” dersin ama bunun şimdilik olduğunu bilirsin…

Velhasıl; insan gittiği her yeri kendileştirir… sanalı da, hayali de… içindeki isyankar yanına bir rumuz takar, isyan eder sinirlendiği konu başlıklarına… içindeki saldırgan yanına bir isim takar sevmediği şahıslara saldırır… kalbine hapsettiği aşık yanına bir isim takar ve site site maşukunu arar… bazen gününde değildir mütevazı takılır… ama asla ve asla kendi ismini kullanmaz… kendi ismi mütevazi olamayacak kadar dik, saldırgan olamayacak kadar asildir…

Aman canım sanal ortamdayız dedi kız son koz olarak… unutmayalım ki; tüm yaratılmışların ve tüm buudların, bildiğimiz-bilmediğimiz tüm alemlerin ve dahi sanal alemin ilahı yine ALLAH (CC) tır. Ve şeytan kendini götürdüğün her yerde ya eline ya parmağına musallat olmaya devam edecektir…

Toplam Okunma 831 Bugün Okunma 7

Nikahın Hikmeti

Dünyanın Allahü Teala’nın takdir ettiği vakte kadar devamı insan neslinin devamına bağlıdır. Neslin bir intizam dâiresinde devamı ise ancak nikâh ile temin edilebilir.

 

Gayr-i meşru birleşmeler, insanların birbirlerine zulmetmelerine, kanların dökülmesine, neseblerin kaybolmasına, beşeriyetin manevi helakına sebep olur, birçok şahsi, ictimai fesatlıkları celbeder. Bunlar Şu Şekilde hulâsa edilebilir:

 

  • Neseblerin bozulmasına ve yozlaşmasına sebep olur. Gayr-i meşru bir çocuk, şefkatli bir ana-babanın himayesinden, terbiyesinden mahrum bulunur. Bunun neticesinde çocuklar zâyi, nesiller munkati(kesilmiş) olur.
  • Böyle kadınlar birer erkeğe ait olamaz. Bu durumda anlaşmazlıklar çıkar,güçlü ve kuvvetli olanlar, istedikleri kadınları elde ederler. Bunun neticesinde insanlık umumi bir karışıklık içerisinde kalır.
  • Böyle kadınları her selim tabiatlı insan, çirkin görür, böyle kadınlar ile aile teşkil etmekistemez ve kadının hayatı mahvolur.
  • Bir kadın bir erkeğe ait olmadığı zaman insanlar, hayvanların seviyesine düşmüş olurlar
  • Gayr-i meşru münasebetler, kadınlar ve erkekler için bir felakettir. Kadınlar, erkeklerin yanlız nefislerini tatmin için yaratılmış değildir. Bu latif cinsin kendine has birtakım vazifeleri, hakları vardır. Bu vazifeler ve haklar ise ancak meşru surette birer aile teşkil etmeleri ile vücuda gelir.
  • Kadınlar ve erkekler arasında nikâhtan başka bir yol ile cinsi yakınlaşma, kadın ve erkeği aşağılar, birtakım hastalıkların zuhuruna, yayılmasına meydan verir ve neicede ictimai bozulmaya yol açar. Halbu ki Allahu Teâla’nın meşru kıldığı yollar, bu gibi ictimai afetlerin zuhuruna mani olmak, inaniyetin değerini yüceltmek içindir.

Hasılı nikah; sünnet-i nebeviyedir. Bir kadınla nikahlanıldığında yaratılış olarak zayıf olan kadınları koruma altına alınmış olur. Aileler arasında yakınlık meydana getirerek yardımlaşmayı artırır, neticede ahlâklı, terbiyeli neslin yetişmesine, güzel ülfet ve muâşerete, vatana daha ziyade bağlılığa vesile olur.

Toplam Okunma 842 Bugün Okunma 4

Peygamberimizi İyi Tanıyalım

Peygamberimizi İyi Tanıyalım

 

Gerek dünya ve âhirette şerefli, faziletli ve iyi insan olabilmek; âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) iyi bilmek, iyi anlamak ve ona hakîki ümmet olmakla mümkündür. Bir insan, Peygamberimizi bilmedikten, tanımadıktan, sevmedikten sonra hiçbir şeyle şerefli ve faziletli olamaz.

 

Peygamberimizin adı Muhammed, babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine’dir. Ana rahminde yedi aylık iken babası vefat etmiştir. Milâdî 571 senesi Nisan ayının yirminci gecesine tesadüf eden, Rebîulevvel ayının onikinci (Pazartesi) gecesi sabaha karşı Mekke’de doğmuştur. Doğduğu zaman hiçbir çocuğa benzemiyordu. Onda gözüken peygamberlik nûru, bakan gözleri kamaştırıyordu.

 

Dört yaşına kadar süt annesi Halîme’nin yanında kaldı. Sonra âilesine teslim edildi. Altı yaşında iken annesi Âmine vefat etti. Dedesi Abdü’l-Muttalib onu yanına aldı. Fakat annesinden iki sene sonra, sekiz yaşında iken de dedesi vefat etti. Bu defa da amcası Ebû Talib’in yanında kaldı.

 

Peygamberimizin çocukluk ve gençlik zamanları, bekârlık-evlilik devirleri, hâsılı bütün hayatı hiç bir insana nasip olmayan fazilet ve kemâlât ile geçmiştir.

 

Yirmibeş yaşında Hadicetü’l-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Hiç bir zaman putlara tapmadı. Çocukluğundan beri onları hiç sevmezdi. Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın dini üzere Allâh’a ibâdet ederdi. Zaman zaman Mekke’nin yanında bulunan Hira dağına gider, Allâh’ın kudret ve büyüklüğünü düşünürdü. Allâh’ın kendisine tâ ezelde ihsân ettiği aşk ile muhabbet denizine açılır, kalbinde yanan tevhid nurunun pırıltıları içinde Allâh’ı zikrederdi.

 

Peygamberimiz yine bir gün, Hira mağarasında kendisine hâs lâhûti âleme dalmışken, Cebrâîl aleyhisselâm Allâh’ın emri ile ona peygamberlik vazifesini bildirmeye geldi. İnsanlığın kurtarıcısı, Allâh’ın sevgilisi Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e:

 

“ – Oku!” dedi. Peygamberimiz:
“ – Ne şey okuyayım? ” dedi. Cibrîl-i Emîn:
“ – Oku!” diye tekrar etti.

Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Cibrîl-i Emîn, Peygamberimizi tutup mübârek göğsünü üç defa sıktı. Böylece Peygamberimize mânevî bir ameliyat tatbik edilmiş oldu. Ve Peygamberimiz büyük bir mûcize olarak birden okumaya başlayıverdi. Melek üçüncü emri verdi. Ve ilk olarak vahy olunan âyeti okudu.

Âyetin yüksek meâli şu idi:

“ – Seni yoktan var eden, tedrîcen terbiye edip büyüten, kemâle ulaştıran Rabbi’nin ism-i şerîfi ile oku. O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku! O çok kerîm olan Rabbinin hakkı için ki, O, kalemle tâ’lim etti; insana bilmediğini öğretti.”

 

Böylece Hazret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e Peygamberlik vazifesi verildi.

Kur’ân-ı Kerîm, yirmi üç senede tamam oldu. Onüç sene insanları Mekke’de hak yola dâvet etti. Büyük meşakkatlar ve ızdıraplar çekti. Her şeye sabredip Allâh’ın varlığını, birliğini yaymaya çalıştı. Sonra Medîne-i Münevvere’ye hicret etti. On sene de orda peygamberlik vazifesini bütün gücü ile yerine getirmeye çalıştı. İnsanlara insanlığı öğretti, medeniyeti belletti. Karanlık gönülleri İslâm’ın nuru ile aydınlattı. Böylece vazifesini tamamladı. Altmış üç yaşında vefat etti. İnsanlık âlemine de hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm’i ve sünnet-i seniyyesini tavsiye ve emânet etti.

 

Salât sana, selâm sana ey Allâh’ın Resûlü. Seni hakkı ile bilen ve öven âlemlerin Rabbı Allâhü Teâlâ’dır. Sen Rahmeten lil’âlemînsin. İns ü cinnin peygamberisin. Sen Hâtemü’l-Enbiyâ’sın. Sen “Levlâke Levlâk, lemâ halaktü’l-eflak” hitâb-ı izzetinin muhatabısın. Sen Muhammed Mustafa’sın (sallallâhü aleyhi ve sellem).

Toplam Okunma 1065 Bugün Okunma 4

Sayfa 2 / 212