SeymaPortal

“Dışımız Halk ile, İçimiz Hak ile”

  • Her insan hata eder. Hata isleyenlerin en hayirlilari tevbe edenlerdir. [H.Ş]
  • Güzel Resimler

      En Beğenilenler

        Google Reklamı

        Googleda Ara


      Arşiv 'Hayatın İçinden' Kategori

      Hayatın içinden, Hayata dair Yazılar…

      Bir Üniversite Talebesine Nasihatler

      Gönderen Editör on 11th Mart 2008

      Bu yazı toplamda 129, bugün ise 3 kez görüntülendi

      Adapazarılı bir zat olan Osman Eslek, Ziraat Fakültesi’ne devam ettiği yıllarda, Süleyman Efendi (k.s) Hazretleri’nin yanında ve himayesinde bulunuyordu. Süleyman Efendi(k.s)‘nin, akrabalarından olan bu genç talebeye, beş maddelik bir nasihati vardır ki, bütün üniversite talebelerinin hatta tüm Müslümanların dikkatle öğrenmek ve uyması gereken düsturları ihtiva etmektedir.

      Süleyman Efendi Hazretleri(k.s), nasihatleri sıralamadan önce de “Evladım, bu beş hususa riayet edersen, hem cemiyette itibarın hem de âhirette yerin iyi olur.” buyurmuşlardır. Beş maddede toplanan bu güzel nasihatler, şöyledir:


      1- Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa, dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan “söz” olur ve seni cennete götürür, tutmazsan “köz” olur. Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil; yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülâlesine akseder, hepsini hayra götürür.


      2- İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en hâlis ziynet alçak gönüllülüktür. Mütevazı olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et; fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz. Memur olduğun zaman sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra hâlini sor, işini hallet. Sakın ha, “Bugün git yarın gel.” deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır. Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev. İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. “Ben niye onun yerinde olmayayım” deme, elindekinden de olursun. “Allah bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin” diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır. Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.


      3- Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz “Çalışmak ibadettir” buyuruyor. Evladım, alın teri olmadan hiçbir şeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsulünü al, komşuna ver, ağaç dik… Sadaka–i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmî eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil abide dikeceğiz. Canlı ağaçlar yetiştireceğiz.


      4- Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbir şey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir. Temizlik ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik atmışsa), sen onu ayağının ucu ile örtüver…


      5- Günde en az bir kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en “içten geleni” de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, “Ey Allah’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle” diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selâm ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir…

      Süleyman Hilmi Tunahan (k.s) Hz.’lerinden Evlatlarına Bazı  Nasihatler

      Allah kerimdir amma kuyusu da derindir. İp ve kova olmayınca su çıkmadığı gibi, nur ve feyz de çıkmaz.

      Atom’un arz üzerinde müddet-i te’siri elle sene olduğu gibi, decâcilenin bu ümmet üzerinde müddet-i fesâdı dahi elli senedir.

      Benim evlatlarıma Tarih öğrenmek farzdır.

      Benim evlatlarım, bildiğinin âlimi, bilmediklerinin tâlibidirler.

      Benim evlatlarımın her biri bir Süleyman’dır. Ben daha yüz sene yaşayacağım.

      Benim evlatlarım, Yusuf (a.s.) güzelliğindedir.

      Ben size “eceztü” dediğim zaman sizler alim olmadınız, ilmin anahtarlarını almış oldunuz. Bu aldığınız anahtarla Anadolu’ya gidecek, büyük büyük kitapları açacaksınız ve onun içindeki hakikatleri Ümmet-i Muhammed’in evladına anlatacaksınız.

      Ben şu denî dünyayı, evlâtlarımın kirli tırnağına değişmem.

      Bir meşaiyyun var, bir de işrakiyyun var. İşrakiyyun: Önce inanıyor, sonra hikmetini araştırıyor. Meşaiyyun bunun zıddıdır. Kainatı inceler Allah’ı bulur. Bizim sûfî mezhebimiz işrakiyyun üzerine kurulmuştur. Zahirilerle farkımız; biz cevizin içini, onlar kabuğunu yerler.

      Biz akla ve zekâya kıymet vermeyiz. Salıverdin mi evinin yolunu bulabilecek kadar aklı olsun kâfidir.

      Biz Cenab-ı Hakk’ın ahirette bize vereceği selahiyetle, mahşer halkına şöyle dürbünle bakacak, kimin bize bir merhabası, ilgisi, sevgisi, alakası, Allah yolunda bir hizmeti varsa hepsine şefaat edecegiz.

      Biz, terakkî anlarında çürükleri terkederiz. Asker de harekât ânında hastaları bırakır. Bununla beraber, nâdim olup dönenler, kabul olunur.

      Bize gelinceye kadar bütün piran, bu alemden giderken, kendilerinden sonra, kendileri gibi yetiştirdikleri birisini vazifelendirerek bu alemden gitmişlerdir. Yalnız bana mahsus olmak üzere ben bu alemden gittikten sonra benim tasarrufum daha 40 yıl devam edecektir.

      Bize şemsî tecellî verildi. Hangi yöne nazar ettiysem, orası ihyâ oldu.

      Bizim bu alemde bir tek işimiz var. O da yavrularımızın kalblerine Allah (c.c) ve peygamber (s.a.v) sevgisi ile iman ve İslam nurunu yerleştirmektir.

      Bu dinin garip anlarında hizmet gören, saltanatını sürmeden ölmez. Benim kardeşlerim fukara olmayacak.

      Bu dünyanın cefâsından sefâsına sıra gelmez, gâfil olmayın, ilme çalışın, geçen günler geri gelmez.

      Ders okuturken takıldığınız bir yer olursa, orada fazla durmayın. Nasıl ki etrafı kazılan bir ağaç kolayca devrilirse, evveli ve âhiri anlaşılan kitabın da ortasını anlamak kolaylaşır.

      Dışımız halk ile, içimiz Hak ile…

      Din asıl, dünya ve siyaset fer’idir. Dünya ve siyaset dinin inkişâfına alet olabilir. Fakat din, dünya menfaat ve siyasetine âlet olamaz. Âlet edenlere lanet vardır.

      Dinamitle su içinde ölen balıklar haramdır. Gayr-i merzuk olanları da mahvettiğinden bu işte hayır yoktur, hadiseler zuhur eder.

      Edep, akıl ve şeriata muvâfık hâl ve harekete denir.

      Ey İslâm Cemaatı! Biz hayatta olduğumuz müddetçe, Resûlullâh’ın eshâbına yalan isnadında ve iftirada bulunulabileceğini mi zannediyorsunuz? Böyle bir zanna kapılmayınız, çünkü biz hayattayız.

      Göz ve kan verip almakta mahzur yoktur. Zira aza-yı ârıziye olup, aza-yı asliyyeye tabidir. Yani, kötüye kullanılırsa mesuliyeti alan kimseye aittir.

      Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah’ın nusreti, maddi ve manevi yardımı cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.

      Hizmet muvaffak olsun da, varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun.

      Hulûs-i kalble tahsil olunan ilim, ayn-ı ibâdettir.

      İlim, muhabbet, kâmil itikad ve havf isyâna mânidir.

      İlim, nûr-ı ilâhidir. İnsan ise kovan. Kirli bir kovanda arının durmadığı gibi, isyan ve zulmetle kirlenmiş vücud ve kalbde de ilim durmaz.

      İlim vukuata tabidir. Vukuat ilme tabi değildir. Ve herkesin işi kendi efal-i ihtiyarisine bağlıdır.

      İlmin farz-ı ayın olduğu bu günde, sekiz saatten aşağı ders okumak kâfî gelmeyecek.

      İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî es-Serhendî hazretleri, „Ben nefsin ne kadar büyük bir düşman olduğunu, ancak onyedi senede öğrenebildim“ buyurmuşlardır.

      İmansız ve zındıklaşmış din düşmanlarının aleyhinde konuşmak, gayret-i diniyyeden olduğu için gıybet değildir.

      İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Nurdan haberi olmayan, ondan zevk almayan insan, nurun düşmanı olur.

      İnsan gibi, ilminde anâsırı erbaası vardır; ağızdan öğrenmek ve anlatmak, gözünden görmek, kulağından işitmek, eliyle yazmakla beraber, kalbiyle de feyz-i ilâhiyi çekecek.

      İnsanlarla iyi geçininiz. Kimseyi darıltmayınız. Günün birinde araba kaldırmaya olsun, yarar.

      İttika; iman ile küfürden, ibadet ile isyandan, füyüzat-ı ilahi ve rabıta ile de gafletten muhafaza etmek manasınadır.

      Kâinatı saran karanlığı kaldırma zamanı gelip de, ezelî hüküm icâbı ins ü cinnin nebîsi, Habîbü Rabbi’l-Âlemin Kur’ân-ı Kerim’le gönderilip âleme safâ verdiği gibi o Resûlullâh’ın hususî yaratılmış vârisleri de, ilâ yevmi’l-kıyam devam edecek olan dîn-i mübîni, binlerce belâya katlanarak yılmadan yürütecekler.

      Kalemsiz talebe, kurşunsuz avcıya benzer.

      Maşayı ateşe koyup çekmekle ısınmaz, beklerse ateş gibi olur, dersler de böyledir. Az okumaktan istifade o kadar olur.

      Meyve veren ağaca kuru denilmediği gibi, eseri devam eden zevata da ölü denmez.

      Râbıtaya ehil olmayanlara ilim öğretmek harâminin eline kılıç vermek gibidir. Fuyûzât-ı ilâhiden mahrum olduklarından öğrendikleri ilmi dünya menfaatine âlet ederler.

      Rütbesi yüce olan kimselerin, kendilerinde cemal sıfatı galip olduğundan kafir ve asilere helak değil, hidayet diler. Ehl-i küfrün kâffeten helak olup cehenneme gitmesinde fayda yoktur. Enbiya-yı mürselîn insanların hidayeti için gönderildiler, helakı için değil.

      Sahâbi: Resülullah (s.a.v)’in daire-i imkan ve daire-i emkine-i külliyenin tamamını kendi letaifinden nazar ederek, seyr-i sülûkunu bir anda itmâm ettiği kişi demektir.

      Sihir, insanın nefsindeki habâseti, başka bir habâsete bağlayarak, bir başkasına havâle etmektir.

      Süleyman aleyhisselâm, „Yalnız başına bir orduyu mağlup etmek ne kadar zor ise, nefs-i emmâreyi mağlup etmek ondan daha zordur“ buyurdular.

      Tarîk-i Nakşî; rabıta yolu, enbiya ve mürselîn yolu, ârifler, kâmiller, sıddîklar yoludur. Tarîk-i müşahede ve tarîk-i şühuddur.

      Tırnağını şu dünyaya değişmediğimiz bir evlâdımız için, küre-i arzın altı üstüne gelse, bir şey lâzım gelmez.

      Varis-i Muhammedî ve sahib-i zamanın sonuncusu, sâdât-ı kiramdan olup bu devlet Türkiye’ye ihsan olunmuştur. İmam-ı Rabbanî (k.s.) Hindistan’da, Hz. Şah-ı Nakşibend ve Mevlana Siracüddin Buhara’da, son sahib-i zaman da Türkiye’de zuhur etmiştir. Cümlesi sâdâttan (altun silsileden) olup bu tarik-i âlinin yüceliğine şehadet eder. Irk ve milliyet gözetmeden Hindistan, Pakistan ve Buhara’dan emanet-i kübra, ilahi irade icabı Türkiye’ye intikal etmiştir.

      Yâ Rabbî! Dünyayı kalbime koyma, elimden de alma!

       

       

      Gönderildi Hayatın İçinden, Kıssadan Hisse | Yorum Yok »

      Kuş Evleri

      Gönderen Editör on 20th Şubat 2008

      Bu yazı toplamda 128, bugün ise 1 kez görüntülendi

      Atlı kültürün kılıçlı çocukları” atalarımız, derin bir doğa sevgisi ile doluymuş. İşte otağının üzerine yuva yapan güvercinler için çadırını bırakıp savaşa giden atalarımızın doğa sevgisi:

      Atlı kültürün kılıçlı çocukları doğa ile iç içeydi Kuşlara bile ev yapan millet

      Rıza Zelyut

      “Atlı kültürün kılıçlı çocukları” atalarımız, derin bir doğa sevgisi ile doluymuş. Otağının üzerine yuva yapan güvercinler için çadırını bırakıp savaşa giden, miraslarından bir bölümünü sokaktaki hayvanlara bırakan, sadaka niyetine kuş azat edenler de onlar. Bugünkü halimizse, geçmişimizle kıyaslanamaz…

      İnsan olarak bundan 150 sene öncesine göre ne durumdayız? Cevap çok acı: Maalesef bugün millet olarak atalarımızın çok gerisindeyiz. Çünkü doğanın sade bir üyesi olmaktan çıkıp, yırtıcı birer canavara dönüştük. Bu halimizle de atalarımızdan çok geriye düştük. Bizim atalarımız öyle bir doğa sevgisi ile doluydu ki ağaçta, kuşta, suda, kayalarda bile kutsallık görür; onları kutsar; onlarla bir arada yaşamaktan derin mutluluk duyardı. Bu yüzden kuşlar için bile evler yaparlardı. “Serçe saray, kuş köşkü, kuş evi” gibi adlar verilen bu evler; özenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuşçasına yapılırdı. Camilerde, mezar yapılarında, köşklerde özenle yapılmış; havalandırması bile düşünülmüş bu minyatür yapılar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyaç sahibi olanın ihtiyacını gidermek, çaresizlere el uzatmak Türk milletinin en asli ibadeti olarak öne çıkmıştı. Öbür dünyada iyi bir yer edinmek için namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetlerden çok, eli cebe atarak hayır kurumu oluşturmak daha önemli görünüyordu. Bugünkü ibadet anlayışımız bile 500 sene öncekinden çok daha geriye gitmiş bulunmaktadır.

      YILANA BİLE DOKUNMA

       

      Sanat tarihçisi Malik Aksel bakın daha yakın zamanlara kadar atalarımızın yaşadığı evleri nasıl anlatıyor: “Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yaşarlardı. Kediler davetsiz misafirlerdi. Köpekler hakkında hadis olduğu için eve sokulmazdı. Fakat sokakta bunlara ekmek doğranır, hatta adaklar dahi adanırdı. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu köşelerini doldururlardı. Temel yılanına dokunulmaz, görüldüğü zaman “Şahmelek veya Şahmaran başı için bana dokunma” denir. İyi, kötü her türlü hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gösterilir, ayrı ayrı konuklanırdı. Ağaçların tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardı. Çatı aralarında kırlangıçlar, boş tavanlarda örümcekler! Şayet örümcekler alınacak olursa öğleden evvel alınmalarına dikkat edilir, öğleden sonra başka yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kuş yuvalarına el değdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanın günahı büyüktü. Leylek uğurludur. Sıcak memleketlerden geldiği için kendisine hacılık kondurulmuştur. Kumru ve güvercinler kafeste beslenemezler yahut bunları kafeste beslemek günah sayılırdı. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi ötücü kuşlar böyle değil. Papağan, dudu kuşu, muhabbet kuşu ise kibar ev ve konakların kuşlarıydı.”

       

      İŞTE ECDADIN TÜM DÜNYAYI KENDİSİNE HAYRAN BIRAKAN DOĞA SEVGİSİNE EN GÜZEL ÖRNEKLERDEN BİRİ. TARİHİ KUŞ EVLERİ…

       

      YABANCILAR ÖVGÜYLE ANLATIYOR

       

      Atalarımızın hayvanlara karşı gösterdiği sevgi ve ilgiyi Avrupalı gezginler hayret ve hayranlıkla anlatmışlardır. İşte onlardan bir demet:

       

      Önce 1555′te İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bölüm: “Bizim mahallenin civarında bir yerde gür yapraklı dallarını etrafa yaymış büyük bir çınar ağacı var. Bazen, kuşçular, yanlarında birçok küçük kuş olduğu halde bu çınarın alına gelip oturuyorlar. Gelip geçenler de onlara para vererek kuşları alıyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuşlar çoğunlukla çınarın yaprakları arasına konarak kanatlarını çırpıyor, sevinçle cıvıldaşıyorlar, adeta esaretten kurtulmalarının heyecanını yaşıyorlar. Onları serbest bırakmış olan Türkler de bu manzarayı görerek aralarında şöyle konuşuyorlar: “Bak nasıl seviniyor, minnetlerini nasıl dile getiriyorlar”. Cıvıltıları kırları dolduran küçük kuşları öldürmek şöyle dursun, onları hürriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kısım Türkler asla razı olmazlar.

      Diyebilirim ki Türk atları kadar insana yakın bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakıcılarını hemen tanırlar. Türkler atları terbiye ederken onlara çok şefkatli davranırlar. Köylüler tayları incitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar, evlerinin içine kadar sokuyorlar, yemek sofralarına bile alıyorlar, seviyorlar, okşuyorlardı. Tayları adeta çocuklarıyla bir tutuyorlardı. Kötü nazarlardan onları korumak düşüncesiyle boyunlarına gerdanlık gibi bir muska takarlar. Zira Türkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onları hep okşayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanırlar. Mecbur olmadıkça sopa veya kırbaçla vurmazlar.”

       

      SOKAK HAYVANLARINA MİRAS BIRAKANLAR

       

      1655-1656′da Türkiye’ye gelen Fransız Jean Thevenot da aynı görüşleri dile getirmektedir: “Türklerin iyilikseverliği hayvanlara ve bu arada kuşlara kadar ulaşır; her gün birçok kimse pazarlara kuş satın almaya gider ve bunları serbest bırakırlar. Söylediklerine göre bu kuşların ruhları, kıyamet gününde Tanrı huzurunda olanların iyiliklerine şahitlik edecekledir. Bir hayvanın acı çekmesinden ıstırap duyarlar, tavuklarını kesmek istedikleri zaman onlara fazla ıstırap vermemek için başlarını bir darbede keserler; eğer onların, Fransızların yaptıkları şekilde öldürüldüklerini görselerdi yapana birkaç sopa atmaktan kendilerini alamazlardı.

      …Ölen bazı kimseler mallarını haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere bırakırlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatle ve dindar bir şekilde bunu yapan fırıncı ya da kasaplara paralarını bırakırlar ve her gün yanında et taşıyan insanların köpek ya da kedileri çağırarak bu hayvanları çevresine toplayıp onlara parçalar halinde bunları atması hoş bir şeydir.”

       

      MÜBAREK GÜVERCİN HACI LEYLEK

       

      18. yüzyıl Türkiye’sini ayrıntılarla veren Leydi Montague güvercinlerle leylekleri anlatırken diyor ki: “Burada masumiyetlerinden dolayı güvercinlere dindarca bir hürmet besliyorlar. Bu yüzden adetleri gün geçtikçe artıyor. Leyleklere de aynı saygı gösteriliyor. Çünkü bunların her kış Mekke’yi ziyarete gittiklerine inanıyorlar. Velhasıl bunlar Türk İmparatorluğu’nun en bahtiyar tebaası. Zaten onlar da imtiyazlarını fark ettikler için sokakta rahatça dolaşıyor, evlerin üst katlarına yuva yapıyorlar. Evlerine yuva yapılan halk kendilerini şanslı sayıyorlar. Bütün sene ne yangına ne de vebaya uğramayacaklarına inanıyorlar. Odamın penceresinde bu uğurlu yuvalardan bir tane bulunduğu için ben de bahtiyarım.”

      TAHTA KUŞ EVCİKLERİ

       

      19. Yüzyıl yazarlarından Gerard de Nerval’den şu not da ilginç: “Tekkenin bahçesine girdiğimizde iş gören dervişlerin akşam yemeğini verdikleri bu hayvanlardan pek çoğunu gördük. Bunun için çok eski ve çok sayıda vakıflar var. Akasya ve çınar ağaçları dikilmiş olan bahçenin duvarında, konsollar gibi belli bir yüksekliğe asılmış, boyalı, oymalı küçük tahta evcikler vardı. Bunlar, kuşlar için yapılmış evciklerdi ve serbestçe uçuşan kuşlar gelip bu barınaklara sahip çıkıyorlardı.”

      İstanbul kanatlar altında

       

      19. yüzyılın yazar ve gezgini Edmondo de Amicis İstanbul’un kuşlarını şöyle anlatıyor: “Türklerin çok sevip korudukları her cinsten sayısız kuş yüzünden İstanbul’un kendine mahsus bir neşesi ve zarafeti vardır. Camiler, korular, eski surlar, bahçeler, saraylar, her şey şarkı söyler, dem çeker, cıvıldar, öter, şakır; her tarafta kanatların teması hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardır. Serçeler evlere cesaretle girip çocuklarla kadınların ellerinden yem yer; kırlangıçlar yuvalarını kahve kapılarının üstüne, çarşı kubbelerinin altına yapar, sultanların veya şahısların hayratlarıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü kubbelerin saçakları boyunca ve şerefelerin etrafında beyazlı siyahlı halkalar meydana getirir; martılar sevinçle uçuşur, binlerce kumru mezarlık servilerinin arasında sevişir; Yedikule’de kargalar öter, akbabalar daire çizerek uçar; deniz kırlangıçları uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasında gidip gelir ve leylekler ıssız türbelerin üzerinde lak lak eder. Türkler için bu kuşların her birinin güzel bir manası veya hayırlı bir tesisi vardır. Kumrular sevdaları korur, kırlangıçlar yuva yaptıkları evleri yangından muhafaza eder, leylekler her kış Mekke’ye hacca gider, deniz kırlangıçları müminlerin ruhlarını cennete götürür. Böylece minnet hissiyle ve dindarlıkla Türkler kuşları himaye edip beslerler, kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’da, her yerde insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır, şehre köy neşesi dağıtan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içinizi serinleten cıvıl cıvıl sürüler size şöyle bir dokunup geçer.”

      Doğayla uyum

       

      Velâyetname’de anlatıldığı üzere; 1140′larda bir savaşa giderken Selçuklu Sultanı Sencer’in otağının üzerine güvercin yuva yapar. Sultan bunu görünce otağını orada bırakır ve başına da gözcüler diker. Ta ki yavrular çıkar, uçarlar; otağ öyle sökülüp götürülür. İşte bizim atalarımız bunlardı… Atlı kültürün kılıçlı temsilcileri; binlerce yıl Avrasya’ya egemen olmuşlarsa bunu kılıç gücünden değil doğa ile olan bu uyumlarından sağlamışlardır. Bugün onların torunu olan bizler ise hayvanları, böcekleri, bitkileri yok etmek için müthiş bir yarış içindeyiz. Atalarımızın çok çok gerisine düştüğümüzü acaba anlayabiliyormuyuz?

      Üsküdar’da kedi hastanesi

       

      Prusya’da genelkurmay başkanlığı da yapmış olan General Von Moltke ‘Türkiye Mektupları’nda şunları yazıyor: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazıt Camisi’nin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Yoksul Müslümanlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar; birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağmur suları toplanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür, Müslümanlar hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.”

       

      Gönderildi Belgeseller, Hayatın İçinden, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      Aşûre Günü - Aşûre Günü Ne yapılır?

      Gönderen Editör on 19th Ocak 2008

      Bu yazı toplamda 47, bugün ise 0 kez görüntülendi

      Aşûre Günü

      Muharrem’in 10′uncu günü Aşûre günüdür. Aşûre gününde çok büyük ve mühim hâdiseler meydana gelmiştir.

      Fakîh Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri’nin beyânına göre Aşûre günü meydana gelen hâdiselerden bazıları şunlardır:

      1. Yerlerin ve göklerin yaratılması,
      2. Hz. Âdem (a.s.)’in tevbesinin kabul edilmesi,
      3. Hz. Musa (a.s.)’nın Firavn’ın şerrinden kurtulması ve Firavn’ın helak olması,
      4. Hz. İbrahim (a.s.)’in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması,
      5. Hz. Eyyûb (a.s.)’un hastalıktan şifâ bulması,
      6. Hz. Yûnus (a.s.)’un balığın karnından kurtulması,
      7. Hz. Süleyman (a.s.)’a saltanat verilmesi,
      8. Hz. Nuh (a.s.)’un gemisinin karaya oturması,
      9. Hz. Hüseyin (r.a.)’in şehid edilmesi ve
      10. Kıyâmetin kopması da Aşûre günü olacaktır.

      Aşûre Günü ne yapılır?

      a - O gün, eve ufak-tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur.
      b - En az 10 müslümana birer selâm veya bir müslümana 10 selâm verilir. Fakir-fukarâ sevindirilir.
      c - O gün gusledenler, bir sene ufak-tefek hastalık görmezler.
      d - 10 defa şu duâ okunur:

      سُبْحَانَ اللهِ مِلاْءَ الْمِيزَانِ وَمُنْتَهَى الْعِلْمِ وَمَبْلَغَ الرِّضَى وَزِنَةَ الْعَرْشِ

      „Sübhânallâhi mil’el mîzân. Ve müntehel-ılmi ve mebleğar-rızâ ve zinetel-arş“
      e - Yine Aşûre gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde 2 rek’at namaz kılınır. Her rek’atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur.
      Namazdan sonra 100 defa:

      اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآدَمَ وَنُوحٍ وَاِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى وَمَا بَيْنَهُمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ صَلَوَاتُ اللهِ وَسَلاَمُهُ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ

      „Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve Îsâ ve mâ beynehüm minen-nebiyyîne vel-mürselîn. Salevâtullâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn“
      f - Öğle ile ikindi arasında 4 rek’at namaz kılınır. Beher rek’atte 1 Fâtiha-i şerîfe, 50 İhlâs-ı şerîf okunur.
      Namazdan sonra:
      70 İstiğfâr-ı şerîf,
      70 Salevât-ı şerîfe,
      70 defa:

      لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

      „Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym“ okunur.
      Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’in hidâyeti ve halâsı (kurtuluşu) için duâ edilir

      Gönderildi En Güzel Duâlar, Hayatın İçinden, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      Yılbaşı Neyimiz Olur?

      Gönderen Editör on 31st Aralık 2007

      Bu yazı toplamda 60, bugün ise 0 kez görüntülendi

      Yılbaşı neyimiz olur?
      Ramazan bayramımız mı? Kandilimiz mi? Kurban bayramımız mı?

      Biz, Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz…
      Ki, hiçbiri böyle şımarıklılıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıllardı.

      Bu bahsi bu kadarla geçiyor ve Noel Baba‘ya geliyorum:
      Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan gire, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak, önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve Anadolu’ya geçen bu bunak, neyimiz olur?: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?

      İstanbul’un Tepebaşı’ndan, Adana’nın Tepedağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?

      Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir… Bunu hiç merak etmediniz mi?

      Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu :
      O, Haçlı Seferleri’nden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla, saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.

      O, evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir… Kardeşlerini Kutsal Savaş’a hazırlamaktan geliyor.

      O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, kılığını değiştirmiş… ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan, çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakarlığının sebebini düşünmediniz mi?

      Bırakın, onun hakkından ben gelirim. İşte sakalını çekince gördünüz…sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer (şeytan) çıktı. Bilirsiniz ki, câsuslar da kıyafetlerini ekseriyâ böyle değiştirirler. Bu mezar beğenmeyen hotrlağa, ya mezarını gösterin, yahut bırakın: Haçında çarmıha gereyim onu.

      Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyinizi almıştır.!
      (A.Nihat Asya)

      Gönderildi Hayatın İçinden, Köşe Yazıları, Kıssadan Hisse | 1 Yorum »

      İlaçlara Dikkat!

      Gönderen Editör on 14th Kasım 2007

      Bu yazı toplamda 47, bugün ise 1 kez görüntülendi

      Tedavi amacıyla kullanılan fakat tam anlamıyla bir yıkım olan ilaçlardan bahsetmek istiyorum ve belirtmek istiyorum ki, artık günümüz tıbbıyla hastalıkların giderilmesi, hastaların iyileşmesi gibi bir mevzu bahis değil. Allah(c.c.)’ın bize rahmet ve aynı zamanda imtihan için gönderdiği hastalıklara ağrılara sabredemeyip hemen ilaca başvuruyoruz.

      Mesela; bir ağrı kesici aldığımızda ağrıyan yerimiz uyuşuyor. Bizde zannediyoruz ki, ağrı faktörü ortadan kalktı. Hayır,tam tersine o faktöre bir darbede biz uyguladık ve zamanla o aldığımız ağrı kesicinin dozajını beyin kabul etmeyecek, daha fazlasını isteyecek. Ondan sonrası malum,başka ilaçlarda çare aranacak ve bu böyle devam edecek. Tedavi hususunda bana çok itiraz eden oluyor bilim ne güzel bulmuş çaresini, neden boşuna ağrı çekelim ki? yada neden daha fazla hasta kalalım ki? diyorlar.

      Evet; Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’de; “Tedavi olun.” buyurmakla beraber, haram ile tedavi olunamayacağını da bildirmiştir. Bugün aldığımız ilaçların içeriklerini doktorlar bu kadar önemsemezken,bu ilaçları sanki ilahi emirmiş gibi,ihmal etmeksizin almamamız ne oluyor? Ne kadar helal? Hiç araştırmıyoruz. hazıra konmaya o kadar alışmışız ki, şüphe duyamıyoruz bile.

      Bu ilaçların geliş yeri neresi,diye soracak olursak hemen altından yahudiler çıkıyor. onlar bizi ve neslimizi zehirlerken biz daha fazlasını istiyoruz. Kendi elimizle kendimizi zehirliyoruz. Sığırlarda deli dana hastalığı görüldüğü için bundan 15-20 sene önce FDA (ABD Gıda ve İlaç İdaresi) sığır ithalatını kesti.

      İlaçlarda bundan sonra domuz jelatini kullanacakları kararına vardılar ve bunu bildirdiler. Evet, durum böyle olunca şifa niyetiyle kullandığımız bütün o ilaçlara haram şüphesiyle bakıp, tekrar düşünmemiz lazım. Bugün eczacıların söylediği bir şey var, dünyada silah sektöründen sonra en çok yatırım yapılan sektör ilaç sektörüdür. Silahların insan üzerindeki etkisi ne ise,ilaçlarında bunun gibidir hatta daha beterdir. Çünkü silah en azından, ilaç kadar kolay ulaşılan birşey değil. Şimdi Afrika’ya yardım amacıyla koli koli ilaç dağıtıldı ama zannedilmesin ki tedavi amacıyla. Ne amacıyla olduğunu bu ilaçları üreten,gönderen şahısların kimliklerine bakıp öğrenebilirsiniz. Kuran-ı Kerim’de de bildirildiği gibi bize onlardan hayır gelmez. Onlar ancak birbirlerinin dostudurlar.


      Amerikada gözlenen bir olayı naklediyim. Bundan ne kadar önceydi hatırlayamıyorum ama. ABD de bir dönem çocuklara karma aşı uygulanmaya başlanmış. Çocuklarda otizmin %70 arttığı görülmüş ve araştırılmış. Sebebinin bu aşılar olduğu tespit edilmiş ve bu aşılar Türkiye ye gönderilmiş. Bu olaydan sonra Amerika da otizm %70 azalırken Türkiye’de aynı oranda artmış.Bu bile bize ilaçlar ve aşılara ne gözle bakmamız gerektiğini bildiriyor.

      Dr. Aydın Salih‘in kitabından bu konuda bizi aydınlatacak bazı alıntılar yapmak istiyorum “Tıp literatürüne bakıldığı zaman ise şu sonuçlara ulaşılır; Bazı ilaçlar kemik iliği hücrelerinde DNA ve RNA sentezini engelleyerek kan üretiminin azalmasına veya anormal hücre üretimine,bunun sonucunda lösemi ve anemilere sebep olurlar (kloramfenikol, oksasilan, isoniasid, sefalotin, fenindion, fenitoin, fenilbutazon gibi) Bazı ilaçlar bağışıklık sistemini baskılarlar.(Aminopirin,sulfanamidler,propiltiourasil,methimasol) Alyuvarların parçalanmasına (Hemoliz)sebep olan kırktan fazla ilaç vardır:

      Aspirin,sulfanamidler,sulfonlar,nitrofuranlar,kinin,klorokin,primakin,fenilhidrazin,probenesid,
      dimerkaprol,kloramfenikol gibi.buda bazen kalıcı bazen geçici anemilere sebep oluyor.

      Bazı ilaçlar (fenicetin,sulfonamidler gibi) ve pek çok gıdada bulunan kimyasallar (anilin boyalar,nitrit ve nitratlar gibi)“ ve daha şu anda sayamayacağım bir sürü zararı olan ilaçlar.Mesela büyük yıkımlara yol açan binlerce kitap arasından,depresyon tedavisinde en çok kullanılan ilaçlardan olan Seroxat tan bahsetmek istiyorum.Seroxat:Depresyon ilaçlarında kullanılan parasodin maddesinin yan etkileri üzerine Norveçli bilim adamları tarafından bir araştırma yapılmıştır.

      Depresyon tedavisi gören 1500′den fazla hasta üzerinde yapılan araştırmada,
      `Seroxat`kullanan 7 hastanın intihara teşebbüs ettiği ortaya çıkmıştır.

      Ruh Sağlığı Örgütü MIND,yaptığı araştırmaya göre,Seroxat kullanan hastaların %50’sinin kendisine zarar verme ve intihar eğiliminin arttığını bildirdi.Örgüt ilacın satışının durdurulmasını istedi.Ama bu Türkiye de senelerce satılan bir ilaç,daha birkaç sene öncesine kadar bu ilacın uzun zaman müdavimi olan kişiler tanıyorum.

      Bunun için bir daha sormamız gerekiyor kendimize ”Ben kendime ne yapıyorum?” diye.
      Amaç hastalıkları yok etmek gibi gözükse de tıp tarihi bize acımasızca göstermektedir ki; vücuda kimyasal maddeleri sokmak ve vücudun dolaşım sistemi,solunum sistemi gibi sistemlerinin işlevine bilinçsizce müdahale etmek akıllıca bir iş değildir.Sistemlerde, organlarda ve hücrelerde her saniye meydana gelen aklın alamayacağı kadar karmaşık, muhteşem ve sonsuz işlemi kontrol etmeye hiçbir insanın aklı ve gücü yetmez, yetmeyecektir!!!

      Gönderildi Hayatın İçinden | Yorum Yok »

      Kadir Gecesi.

      Gönderen Editör on 8th Ekim 2007

      Bu yazı toplamda 41, bugün ise 2 kez görüntülendi

      Kadir gecesinin, Ramazân-ı şerîfin 20’sinden sonraki tek gecelerinde aranmasına dâir müteaddit hadîs-i şerîfler vârid olmuştur. Birinden itibaren aranmasını tavsiye eden büyüklerimiz de vardır.

      İmâm-ı Şârânî Hazretleri, Kadir gecesinin kaçıncı gece olduğunu, Ramazân-ı şerîfin giriş günlerine göre şöyle tesbit etmiştir:

      * Ramazân-ı şerîf pazar günü girerse Kadir gecesi 29′uncu gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf pazartesi günü girerse Kadir gecesi 21′inci gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf salı günü girerse Kadir gecesi 27′inci gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf çarşamba günü girerse Kadir gecesi 19′uncu gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf perşembe günü girerse Kadir gecesi 25′inci gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf cuma günü girerse Kadir gecesi 17′inci gecedir.
      * Ramazân-ı şerîf cumartesi günü girerse Kadir gecesi 23′üncü gecedir.

      İmâm-ı Şârânî Hazretleri 30 sene, Kadir gecesiyle bu tarife göre müşerref olmuşlardır.

      Birçok ehlullah da bu usulle Kadir gecesini bulmuşlardır.

      Kadir gecesinin bu ay içinde hangi gece olduğunun gizlenmesi, mü’minlerin her geceyi Kadir gecesi bilip, her gecede ibadeti çok etmeleri içindir.

      Kadir gecesinde hava berrak ve güzel olur. O gece herşey Allâh’a secde eder. Denizlerin suyu bir an için tatlılaşır. Mü’minler afv-ı ilâhî ve mağfiret-i sübhânîye mazhar olurlar.

      Gönderildi Hayatın İçinden, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

       
      | Kuran |ihya | Molla Cami | Süfli | Zehirli OK | Sağlık | Rüya Tabirleri | Kitap| KevSerim |