SeymaPortal

“Dışımız Halk ile, İçimiz Hak ile”

  • Iki göz'e cehennem atesi dokunmaz: Allah korkusundan aglayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz. [H.Ş]
  • Güzel Resimler

      En Beğenilenler

        Google Reklamı

        Googleda Ara


      Arşiv 'Belgeseller' Kategori


      Mirac Gecesi - Mirâc Kandili

      Gönderen Editör on 29th Temmuz 2008


      Mirac Gecesi,
      Recep ayının 27. gecesidir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur.  Mirac’ın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-Makdis’e (Kudüs) götürüldü. Kur’an’ı kerimde anlatılan andığı bu kısım, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v)’in Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur’an’da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis-i şerifde ayrıntılı biçimde anlatılır.

      Hz. Peygamberimiz (s.a.v) Burak ile Beytü’l Makdis’e vardıktan sonra oradaki büyük ve sert kaya ile göğe çıkarıldı. Her bir gökte peygamberlerden biriyle görüştü, nice nice melekler gördü. Cennet ve cehennemin durumlarını gördü, Sidre-i Müntehâ’ya geçti,  Allah’ın melekût âleminden bir çok acaib şeyler gördü. Nihayet beş vakit namazın farz kılınması emri ile aynı gecede geri döndü.

      Sabahleyin Mescid-i Haram’a çıkıp Kureyş’e haber verdiğinde, Hayret etmek ve kabul etmemekten kimi el çırpıyor, kimisi alay ediyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları dönüp dinden çıktı. Birtakım erkekler Hz. Ebû Bekir’e (R.a) koştular.

      Hz. Ebu Bekir (r.a);

      Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur” dedi.

      Onlar:

      Onu bu konuda da mı tasdik ediyorsun?” dediler.

      O da:

      Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, sabah akşam gökten getirdiği haberleri yani peygamberliğini tasdik ediyorum” dedi. Bunun üzerine kendisine Sıddîk (tasdik edici) unvanı verildi.

      Kureyşlilerin içinde Beytü’l-Makdis’i o zamanki haliyle bilenler vardı. Bunlar, onun vasıfları ve durumuyla ilgili sorular sordular, tanımlamasını istediler. Derhal Hz. Peygambere Beytü’l-Makdis gösterildi. Bunun üzerine ona bakıp anlatıyordu.

      Gerçi Beytül-Makdis’i tanımlamada isabet etti.” dediler.

      Sonra:

      Haydi bakalım bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı?” dediler.

      Peygamber Efendimiz (s.a.v)

      “Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ’da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?” buyurdu.

      “Bu da diğer bir alâmettir” dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular.

      Bu defa da kervan olduğu gibi Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki:

      “İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler”.

      Bunun üzerine:

      “Bu da diğer bir âyettir” dediler ve o gün hızla Seniyye’ye doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da onu yalancı çıkaracağız diye bakıyorlardı. Derken içlerinden birisi:

      “Güneş doğdu!” diye haykırdı. Diğer birisi de:

      “İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı (Hz. Muhammed’in) dediği gibi” dedi. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de:

      Bu apaçık bir büyüdür.” dediler.

      Bazıları göğe yükselmenin de “Burak” üzerinde meydana geldiğini söylemişler ise de gerçek olan şudur: Mescid-i Aksâ’ya kadar İsrâ (gece yolculuğu) Burak ile olmuş. Ondan sonra Mirac, asansör kurulmuştur.

      Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)”

      Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle’ anlatılır:

      O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18)

      “onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de
      başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)”

      Mirac Gecesinde Neler yapmalıyız?

      1- Mîrac gecesinde, mutlaka bir camide olun!  Çünkü camide olmak ile evde olmak arasında çok büyük farklar var… Camide kılınan namaz, evde kılınan namazdan yirmiyedi kat daha sevaplı, eğer mescid ise… Cuma namazı kılınan büyük cami ise elli kat sevaplı… Bir de camiye giderken, gelirken attığın her adımdan insanın bir günahı affoluyor, bir hasene kazanıyor, bir derece de terfi ediyor, rütbesi yükseliyor.

      O’nun için Mîrac gecesinde dikkat etmeniz gereken şeylerden birisi yatsı namazında mutlaka camide olacaksınız. Sabah namazında da mutlaka camide olacaksınız. Çünkü Hz. Osman (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

      “Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibidir. Kim de sabahı da cemaatle kılmışsa gecenin tamamını ihya etmiş gibidir.”

      2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de, yani Receb ayının 26 ve 27. günlerini oruç tutalım.

      Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz buyuruyor:

      “Recep ayında bir gün ve gece vardır ki Receb’in 27. gecesidir. Kim o gün oruç tutar ve geceyi ibadetle geçirirse yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibadet yapmış gibi olur”

      3- Salat ü selâm okuyalım.. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize hiç olmazsa bir tesbih, salat ü selâm okumalıyız. Can ü gönülden, “Es-salatü ve’s-selamü aleyke ya Resûlellah” demeliyiz.

      4- Bu mübarek gece kusur ve günahlarımızdan tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. En azından bir tesbih “Estağfirullah” demeliyiz.

      5- Bu gecede kılınacak Namazı mutlaka kılalım . Bu gece Kılınacak namaza Dua ve ibadetler Bölümümüzden ve http://www.seymaportal.com/mirac-kandili/ linkinden öğrenebilirsiniz.

      Bu geceyi namaz kılarak ibadetle geçirmenin sevabı çok büyüktür. Mîrac gecesi ve gündüzündeki namazları cemaatle kılmaya son derece gayret göstermelidir. Kaza namazı bulunan kimseler, bu namazlarını kaza etmeye çalışmalıdırlar.

      Bu gecenin nasipsizlerinden olmayalım..

      Toplam Okunma 193 Bugün Okunma 0

      Gönderildi Belgeseller, En Güzel Duâlar, Ne, Nedir? | 1 Yorum »

      Ayasofya’nın İbadete Açılan Bölümü

      Gönderen Editör on 1st Temmuz 2008

      Ayasofya’nın İbadete Açılan Bölümü

      Kulağa hoş geliyor görünse de, bir milletin kendi tarihinde bocalayışını gösteren ve Batı’nın yüzyıllar öncesine dayanan kuyruk acısının, “çağdaşlık”la paketlenip, “medeniyet ve hoşgörü” tabağıyla önümüze servis yapıldığının güzel bir numunesi…

      Kendi tarihimizi, yine kendimize kısıtlayışımızın hazin öyküsüdür bir nevi… Başlı başına bir “ibadethane” olan mekânın, bir “bölümle” sınırlandırılıp toplumsal manifestonun sesini kesme çabası… Açlıktan ağlayan çocuğun, susması için birkaç kırıntıyla yetindirilmeye çalışılması… Tabi tüm bunlara karşılık milletimizin, âfâki ve enfüsî tefekkürden uzak, imanından bîhaber ve yaşantısı da hasbelkader olunca, sonucun da bu şekilde olması kaçınılmaz oluyor.

      YETERİNCE CÂMÎ YOK MUDUR?

      Artık iyiden iyiye milletimiz de bu sözün büyüsüne kaptırmış kendini. “Sahi, gerçekten yeterince câmi yok mu?” düşüncesiyle, müze olarak kalmasını destekleyenler yok değil.

      Öyle bir yerdeki tarihi eserin cami olmasına gerek yok. Zaten o mevkide yeterince cami var. Sonuçta insanlar ibadetlerini evde de yapabilir.” demek, bazı “turizmsever”lerin kulağına hoş geliyor olsa da, işin aslı öyle değil. Bizim sorunumuz câmi kıtlığı mı ki?

      Oranın “câmi” hüviyeti kazanması için yapılan tüm çalışmaları, “yer yokluğu” ile kıyaslayan zihniyete ne denebilir? Yok, gerçekten sorun yer yokluğu ise ve yeterince câmi varsa, acaba Ayasofya’nın biraz ilerisine neden Sultanahmet Câmi yapılmıştır? Kezâ yine biraz bu tarafına Firûz Ağa Camîsi… Ecdat bunu düşünememiş midir?

      Tarihi eserleri bir ağaca benzetip, oraların câmiye çevrilmesini yeşil alanları yok etmek olarak algılayanlar, bu hassasiyetlerini yabancılara peşkeş çekilip plazalar yapılan yurdumuzun yeşil alanlarına gösterselerdi, muhakkak daha faydalı bir iş yapmış olurlardı.

      İbadete açılırsa turizme kapanır” endişelerinden kendini alamayanların, Sultanahmet Câmî’nin de ibadete açık olup, hiç turistin eksik olmadığını görmezden gelmeleri de gariptir.

      İbadethaneler sadece ihtiyaç doğrultusunda yapılır” şeklindeki maddeden manaya geçememiş bir anlayışıyla, o bölgede kimsenin yaşamadığını dolayısıyla Ayasofya’nın câmi olmasının gereksizliğini savunanların ya Sultanahmet’in gündüz nüfusunu görmemiş olmaları veya günde 5 vakit namaz kılındığını bilmiyor olmaları gerekir.

      Yine aynı mantıkla “Burada kimse yaşamıyor, buraya neden olimpiyat stadı yapıldı, ihtiyaç var mıydı?” denebilmesi lazım. Yılda bir maç için olimpiyat stadı yapılmasına nasıl ki karşı çıkılamıyorsa, Ayasofya’nın câmi olması konusunu, o mekanın “darlık-genişlik” veya “yeterlilik” kriterleriyle kıyaslanması ne kadar mantıklı olabilir?

      Namazını herkes evinde de kılabilir” diyenler için: “Ne gereği var olimpiyat stadının! Veya Fenerbahçe trafiğini alt-üst eden stadyumun… O halde gitsin herkes evinde seyretsin maçını. Hem orada daha rahat küfreder. Veya kahvehanede… Nasıl namaz için câmiye gerek yoksa maç için de tribünlere gerek yoktur.” denebilir bu mantığa göre…

      Gidin bir bayram sabahı Sultanahmet Meydanı’ndaki mahşeri kalabalığı görün. Geçiniz bayram gününü, bir Cuma gününde dahi yer kalmayacak endişesiyle erkenden Sultanahmet’e yollanmıyor muyuz? Sadece bu günde safların kaldırımlara taştığı nasıl görmezden gelinebilir? Bu insanlar yine bu ülkenin vatandaşı, başka yerden takviye yapılmıyor.

      İhtiyaç yok” diye kestirip atmadan önce bizim dinimiz ve milli gururumuz için taşıdığı önemi idrak etmemiz lazımdır. Bugün bile kiliseye çevrilmesi için imza toplanıldığı da göz önüne alınarak, “Dinler ve Kültürler Arası Diyalog” gölgesinde, Ayasofya’da opera ve bale düzenlendiği gerçeği iyi irdelenmelidir. Zira Hıristiyanların zamanında orada dansöz oynattığı gerçeğiyle şimdiki oluşum arasındaki bezerliklerin getirisi, herhalde zamanla kilise olmasına göz hoş gözle bakanların türemesine bile yol açacaktır.

      ***

      VAKFİYENİN HÜKMÜ

      Vakfın dini hükmü şudur: “Bir yer, ne şartla vakfedildiyse kıyamete kadar o iş için kullanılır. Vakfedenin istediği şart, Allâh’ın emri gibidir…” Peki bu vebalin altından kim kalkabilir?

      Bugün Avrupa’nın değişik ülkelerinde cemaatsiz kalan kiliseler satılmaktadır. Satılan kiliselerin Müslümanlarca alınıp câmiye çevrildiğini hepimiz duyuyoruz. Bunun gibi İstanbul fethedildiğinde de, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri de Ayasofya’yı kendi parasıyla alıp vakfetmiş ve bu vakfiyenin hükümlerini de açıkça belirtmiştir:

      Nefis kilise Ayasofya, kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bunu, Allâh’a, ahirete, O’nun heybetine inanan hiçbir mahluk, sultan olsun, hakim olsun, bir mütegallibe olsun, değiştiremez. Vakıf şarlarını kim değiştirirse, Allâh’ın, meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerine olsun. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın.

      Atatürk’ün Ayasofya’yı müze yapması stratejik amaçlıdır. Elbette ki o da hata yapmaktan münezzeh değildi.

      VE BİR TABELA…

      Ayasofya Câmî ibadete açılan bölüm

      Bu tabela çok acı bir gerçeği gösteriyor. Ayasofya Câmi kapatılmış ve karşı koyanların ağzını tutmak için bir giriş alternatifi sunuluyor. Arka kapıdan…

      Bir gün Sultanahmed Câmî’ni de ibâdete kapatıp “Blue Mosque” olarak turizme kazandırırız belki.

      Her şey turizm için!

      Adem YAKUT

      Alıntı

      Toplam Okunma 91 Bugün Okunma 1

      Gönderildi Belgeseller, Hayatın İçinden, Multimedya | Yorum Yok »

      Tarihi Bulgar Şehri

      Gönderen Editör on 13th Haziran 2008

      İdil Nehri’nin Kama Nehri ile birleştiği yerin 30 km aşağısındaki taş harabele eski büyük Bulgar şehrinin kalıntılarıdır. Bu şehir, ismini Tatarların ecdâdı olan Bulgar isminden almıştır. Bulgarlar 9 - 11. yüzyıllarda Orta İdil ve Kama’nın aşağı taraflarında yaşamışlardır. Fıkıh kitaplarımızda da “Bilad-ı Bulgar” ismiyle girmiştir.

      Halen orada Bulgar isimli bir köy bulunmaktadır.  Bu şehrin yerinde şimdi, yıkık kaleler, ev ve bina temelleri kalmıştır.

      Bulgar pâdişahları, Bağdat’a halife el-Muhtedirbillah Câfer’e mürâcaat etmişler, içlerinde Seyahatnâmesi ile meşhur İbn-i Fazlan‘ın bulunduğu elçi heyeti 922 (H.309) de Bulgar şehrine geldiler.

      Bulgar Hanı Almış, hâlifeye tam bağlı olduğunu bildirmiş ve devletin resmi dininin İslâm olduğunu ilan etmiştir. Tarihi kaynaklarda İslam dinini kendi isteğiyle kabul eden İlk Türk devleti’nin Bulgar Devleti olduğu yazılıdır.

      Bulgar Hanı isminin Câfer, babasının ismini de Abdullah olmasını istemiş ve adı hutbelerde de bu şekilde okunmuştur.

      Bulgar şehri kara ve deniz ticaret yollarının birleştiği stratejik bir noktada olduğundan birkaç defa Moğol istilasına uğramıştı. (1233)  Moğollar 1236′da Bulgar şehrini işgal ve tahrip ettiler, halkını da kılıçtan gecirdiler. 1361 yılında, Altınordu Hanı Bulat-ı Timur, Bulgar şehrine saldırarak bu şehri kendi topraklarına kattı. Bu arada Rus Tecavüzleri oldu.

      1431 yılında Rus Knezi Teodor Pestriy kumandasındaki Moskova askerleri şehri basıp tahrip ettiler, camileri yıktılar ve Müslüman Bulgarların kabir taşlarıyla kiliseler inşaa ettiler.

      Günümüzde, vaktiyle Kıpçak ve Tatarların Müslüman olmasına vesile olmuş Bulgar Devleti’nin başşehri, Tataristan’ın Kazan Şehrinin 150 km. güneyindeki târihi Bulgar Şehrinde her yandan gelen Türklerin iştirakiyle büyük anma törenleri yapılmaktadır.

      Bu sene de (yani 2008 de) 12 Haziran’da İslam’ı kabul etmelerinin 1120. senesi kutlanacaktır.

      Toplam Okunma 160 Bugün Okunma 0

      Gönderildi Belgeseller, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      İstanbul’un Fethine Mânevi Ricalin Yardımı

      Gönderen Editör on 30th Mayıs 2008


      Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye’nin on sekizinci halkası, Ubeydullah-ı Ahrâr Hazretleri’nin torunu Hâce Muhammed Kasım anlatıyor: “Ubeydullah-i Ahrâr Hazretleri bir gün, Öğlenden sonra, aniden atının hazrılanmasını istedi ve binip Semerkand’dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tabi olup takip ettiler. Biraz yol aldıktan sonra Semerkand’ın dışında Abbas Sahrası’na doğru atını hızla sürdü. Mevlâna Şeyh adında tanınmış bir talebesi, bir müddet daha onu takip etti. Bu talebesi gördüklerini şöyle anlattı: ” Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr Hazretleri ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu. “

      Ubeydullah-ı Ahrâr Hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sordular. O da, Türk sultanı Muhammed Han, kâfirlerle harb ediyrodu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allah-ü Teâlâ’nın izniyle gâlip geldi, zafer kazanıldı.” buyurdu. Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdi’nin şöyle anlattığını nakletmişti: “Bilad-ı Rum’a (Anadolu’ya) gittiğimde, Fatih Sultan Mehmed Han’ın oğlu Sultan Bayezid Han, bana babam Ubeydullah-ı Ahrâr’ın şemailini tarif etti ve:

      “O Mübârek zatın beyaz bir atı var mı idi?” diye sordu. Ben de tarif ettiği bu zatın babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bayezid Han “Babam Fatih Sultan Mehmed Han bana şöyle anlattı: İstanbul’un Fethinde muhasaranın en şiddetli bir anında, Şeyh Ubeydullâh Hazretleri’nin imdadıma yetişmesini istedim. Şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir atın üstünde bir zat hemen yanıma geldi ve bana “Korkma!” buyurdu. Ben de ” Nasıl korkmayayım, bir türlü kale düşmüyor” dedim. Elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. ” İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver.” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul’un fethi müyesser old. (Osmanlı Tarihi, Çamlıca)

      Toplam Okunma 198 Bugün Okunma 4

      Gönderildi Belgeseller, Kıssadan Hisse | Yorum Yok »

      Çanakkale Savaşı’nın Simgesi (denen) Fotoğraf Koca bir yalan!

      Gönderen Editör on 27th Mayıs 2008


      Fotoğraftaki kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nden İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları, İzmir’deki Çiğli Havaalanı’nda 1930′da işçi olarak çalışırken Alman bir pilot tarafından fotoğraflarının çekildiği ortaya çıktı. CHP Bolu İl Teşkilatı’nın geçen yıl bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 65 yaşındaki Seyran Bayseç, “Babamın o fotoğraf ile savaşın simgesi haline geldiğini öğrendim. Ancak babam 1911 doğumlu. Yani Çanakkale Savaşı başladığında 4 yaşındaydı. O fotoğraf babam Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken çekilmiş” dedi.

      Çanakkale Savaşı’nın simgesi olarak partilerin, dernek ve odaların, birçok resmi ve özel kurumların afişlerinde kullandığı fotoğrafta yırtık kıyafetleri, ayakkabısız halleriyle gazete ve televizyonlara konu olan, Çanakkale Savaşı’nda vatanı için savaşan askerler lanse edilen kişilerin Bolu’nun Elmalık Köyü’nde oturan İbrahim Bayseç ile Niyazi Yıldırım oldukları ortaya çıktı.

      Bayseç ve Yıldırım’ın, İzmir Çiğli Havaalanı’nda işçi olarak çalışırken bir Alman pilota poz verdikleri, pilotun torununun geçen yıllarda fotoğrafı internette satışa çıkarması üzerine fotoğraf Çanakkale Savaşı ile simgeleşti.

      CHP AFİŞİNDE BABASINI GÖRDÜ

      CHP Bolu İl Teşkilatı’nın seçim propagandası çalışmaları kapsamında bastırdığı afişlerde babasının fotoğrafını görünce şaşıran 3 çocuk babası müteahhit Seyran Bayseç, partiye giderek fotoğrafı nereden bulduklarını sordu.

      Fotoğrafın Çanakkale Savaşı’nın simgesi olduğu cevabını alınca şaşkınlığı artan Seyran Bayseç, “Babam Çanakkale Savaşı’nda 4 yaşındaydı. Nasıl böyle bişey olabilir?” diyerek şaşkınlığını söyledi.

      FOTOĞRAF ÇİĞİLİ HAVAALANINDA ÇEKİLDİ

      Bolu Dağı eteğinde bulunan Elmalık Köyü’nde yaşayan Seyran Bayseç, babasının 1982′de, Niyazi Yıldırım’ın ise 1994′te köyde hayatlarını kaybettiğini söyleyerek, fotoğrafın öyküsünü şöyle anlattı:

      “Babamın o dönemde 4 yıl süren askerliği yapmak üzere gitmesinden yaklaşık 1 yıl önce yani 1930 yılında İstanbul- Ankara tren hattını döşemek için bizim köye Alman bir ekip gelmiş. Köyde 2-3 ay kalmışlar. Ancak Bolu Dağı’nı geçemeceyeceklerini anlayınca vazgeçmişler. Köyden giderken de ‘Bizimle çalışmak ister misiniz?’ diyerek 12 kişiyi yanlarında götürmüşler. Onların içinde babam ve fotoğrafta yanında bulunan Niyazi Yıldırım da varmış. Çiğli Havaalanı’nda çalışmışlar. Ancak, paralarını alamamışlar. 10 kişi köye dönmüş. Babam ve Niyazi amca da 6 ay çalıştıktan sonra paralarını alamayınca köye dönmek için şantiyeden çıkmışlar. O sırada bir Alman pilot fotoğraflarını çekmiş. Babam ve Niyazi amca köyümüze ancak bir ayda gelebilmişler. Babam sağken, bize bu fotoğraftan söz ederdi. ‘Bir Alman bizim fotoğrafımızı çekti’ derdi.”

      “YANLIŞI DÜZELTMEK İÇİN ÇALIŞTIM”

      Çanakkale Savaşı’nda babasının 4 yaşında olduğunu kaydeden Seyran Bayseç şöyle devam etti:

      “Benim babam Çanakkale harbine katılmadı. Parti afişinde babamın fotoğrafını görünce, bu yanlışlığı düzeltmek için çaba harcadım. Bir televizyon programına katılmak istedim. Ancak, programa kabul edilmedim. Bana fotoğrafın bu şekilde kullanılması nedeniyle mahkemeye başvurmamı söylediler. Ben de ‘Neden mahkemeye başvurayım?’ dedim. Ben babamın fotoğrafının bu şekilde kullanılmasından rahatsız değilim. Ancak bunun doğrusunu da ortaya çıkarmak istiyordum. Genelkurmay Başkanlığı’ndan babamın nasıl bir asker olduğunun ortaya çıkarılmasını istedim.

      Böylece, o fotoğrafın Çanakkale harbinde çekilmediğini kanıtlayacaktım. Çünkü babam İzmir’den geldikten kısa bir süre sonra askere gitti. Askerliği’ni Siirt’te yaptı. Orada ‘Dersim ayaklanmasının’ bastırılmasında görev aldı. Babam, başarılı bir askerdi. Hatta 4 yıl sonra askerden gelince Bolu Alay Komutanlığı’nda başarısından dolayı mükafatlandırılmıştı. Niyazi amca da babamla aynı dönemde yaptı askerliğini. Ama bildiğim kadarıyla o Adapazarı’nda yaptı.”

      Annesi ve babasının birlikte çekilmiş fotoğrafını gösterip, iki fotoğrafı karşılaştıran Seyran Bayseç, “Babam iki fotoğrafta da aynı pozu vermiş. Bu iki fotoğrafa baktığınızda, o fotoğraftaki kişinin babam olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz” dedi.

      Toplam Okunma 228 Bugün Okunma 3

      Gönderildi Belgeseller | Yorum Yok »

      Osmanlı’nın Amerika’yı Vergiye Bağlaması

      Gönderen Editör on 5th Mart 2008

      Birleşik Amerika 1783′te denizlerde müstakil bayrak gezdirmeye başlamıştır. 25 Temmuz 1785′te Boston Limanı’na kayıtlı, kaptan Isaak Stevens’in idâresindeki Maria ismindeki ilk Birleşik Amerika gemisi Cezayir korsanları tarafından Cadiz açıklarında zapt edildi.
      1793 Ekim ve Kasım aylarında Birleşik Amerika’nın 11 gemisi daha Türkler tarafından zaptedildi. Kongre 17 Mart 1794 celsesinde, Türk korsanlarına karşı koyacak güçte harp gemileri imal edilmesi veya satın alınması için başkan George Qashington’a yetki verdi. Türk korsanları sayesinde Birleşik Amerika donanmasının temelleri atılıyordu.

      Fakat Birleşik Amerika, Cezâyir donanması ile başa çıkamayacağını çabuk anladı ve Cezâyir’le anlaşmayı tercih etti. 21 Safer 1210 (5 Eylül 1795) muahadesi ile Birleşik Amerika, Cezâyir’deki esirlerin idaresi ve gerek Atlantk’te, gerek Akdeniz’de Birleşik Devletler’in sancağı’nı taşıyan hiç bir gemiye dokunulmaması karşılığında 642.000 altın dolar ve yılda 12.000 Türk altını (216.000 dolar) ödeyecekti.

      22 maddelik Türkçe muâhadeye, George Washington ve Beylerbeyi Hasan Dayı (Paşa) imzâ koydular.  Böylece Birleşik Amerika yıllık vergiye bağlanmış oldu.  Bu, 2 asırlık Birleşik Amerika tarihinde  yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete  vergi (muâhade metninde Türkçe seneviyye) ödemenin kabul edildiği tek Amerikan vesikasıdır.

      Toplam Okunma 238 Bugün Okunma 1

      Gönderildi Belgeseller, Ne, Nedir? | Yorum Yok »

      www.esenyurtweb.com www.esenyurtonline.comwww.esenyurtunsesi.com

       
      | Kuran |ihya | Molla Cami | Süfli | Zehirli OK | Sağlık | Rüya Tabirleri | Kitap|